Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Odanın ortasında yılların biriktirdiği o ağır, griden de öte bir sessizlik asılı durur hep; kimse ilk adımı atıp da perdeyi aralamak istemez aslında...
Yıllar önce birbirine adıyla değil, sadece bakışlarıyla yetinen o insanlar gitmiş, yerine aynı evi paylaşan iki yabancı gelip yerleşmiştir sanki.
İnsan bazen en çok sevdiğinin kalbinde yabancılaşır ya, hah tam da öyle bir şey işte bu; ne yana dönsen batan o keskin cam kırıkları...
Vallahi billahi insan bazen bizzat kendi elleriyle kurduğu bu kaleyi niye yıktığını anlamakta zorlanıyor, öylece bakakalıyor duvara.
Acaba diyorum, insan nerede kaçırıyor o eski neşeyi, hangi virajda düşüyor o ortak yoldan aşağıya doğru?
Ortada büyük kavgalar, kırık dökük eşyalar olmasa bile o ruhsal mesafe zaten her şeyi ele veriyor, daha ne olsun ki...
Bir zamanlar canını verecek kadar çok sevdiğin o insan, şimdi sadece akşamları aynı salonda televizyona bakan bir gölge gibi gelmeye başlar.
Birlikte yaşlanma hayalleri kurulan o masada şimdi sadece söylenmemiş sözlerin ve yutkunmaların o boğucu ağırlığı oturuyor, kimse kalkmıyor da.
İşte tam bu noktada, o uzaktan büyütülen çift terapisi denen o yabancı kapı çalınır; acaba gerçekten bir mucize yaratır mı bu yabancı adam ya da kadın?
Aslında olay temelde bir sihir değneği değildi ki abicim, sadece yıllardır kör düğüm olmuş o ipleri usulca çözmeyi öğrenmekti bütün mesele.
Kimi kapıdan içeri ağlayarak girer, kimi ise kollarını bağlamış ve adeta hınçla bakar etrafa; biz buraya niye geldik ki der gibi bir hali vardır.
Karşılıklı suçlamaların havada uçuştuğu o ilk seanslar var ya, insanın ruhunu öyle bir yorar ki, adamı adeta paramparça eder bırakır.
Ne var ki zamanla o sert kabuklar çatlamaya başlar, çünkü içeride hala taze duran o eski sevginin kırıntıları sessizce kendini ele verir.
Yani demem o ki, terapi masası bir mahkeme salonu değil; sadece iki insanın birbirini yeniden duyabilmesi için açılmış o küçük pencere.
İlişki dediğin şey zaten ta baştan beri pamuk ipliğine bağlıydı belki de, ama bunu ancak karşıdan bakan tarafsız bir göz söyleyebilirdi insana.
Bazen sırf gurur yüzünden kaybedilir en güzel yıllar, üç günlük dünya için o inat nedir ki vallahi billahi anlamak imkansız.
Yıllarca aynı yastığa baş koymuş iki insan, en gizli yaralarını birbirine göstermekten korkar hale gelmişse orada bitmiş demektir her şey.
Ama terapist o güvenli alanı yarattığı an, o kaskatı kesilen yürekler bir mum gibi erimeye başlar, o buzlar yavaş yavaş çözülüverir.
İşe yarıyor mu sorusunun cevabı aslında tam da burada gizli; iki insan gerçekten hala birbirini duymak istiyorsa yarar, yoksa hepsi boş.
Kimisi oradan el ele, yeniden aşık olmuş gibi çıkar; kimisi ise en azından medenice vedalaşmanın hafifliğiyle evine döner, fena mı yani.
Sonuçta hayat kimseden değerli değil, ama o ortak geçmişi silip atmak da o kadar kolay olmasa gerek, insan kalbi işte bu, taştan değil ya.
Yıllar önce birbirine adıyla değil, sadece bakışlarıyla yetinen o insanlar gitmiş, yerine aynı evi paylaşan iki yabancı gelip yerleşmiştir sanki.
İnsan bazen en çok sevdiğinin kalbinde yabancılaşır ya, hah tam da öyle bir şey işte bu; ne yana dönsen batan o keskin cam kırıkları...
Vallahi billahi insan bazen bizzat kendi elleriyle kurduğu bu kaleyi niye yıktığını anlamakta zorlanıyor, öylece bakakalıyor duvara.
Acaba diyorum, insan nerede kaçırıyor o eski neşeyi, hangi virajda düşüyor o ortak yoldan aşağıya doğru?
Ortada büyük kavgalar, kırık dökük eşyalar olmasa bile o ruhsal mesafe zaten her şeyi ele veriyor, daha ne olsun ki...
Bir zamanlar canını verecek kadar çok sevdiğin o insan, şimdi sadece akşamları aynı salonda televizyona bakan bir gölge gibi gelmeye başlar.
Birlikte yaşlanma hayalleri kurulan o masada şimdi sadece söylenmemiş sözlerin ve yutkunmaların o boğucu ağırlığı oturuyor, kimse kalkmıyor da.
İşte tam bu noktada, o uzaktan büyütülen çift terapisi denen o yabancı kapı çalınır; acaba gerçekten bir mucize yaratır mı bu yabancı adam ya da kadın?
Aslında olay temelde bir sihir değneği değildi ki abicim, sadece yıllardır kör düğüm olmuş o ipleri usulca çözmeyi öğrenmekti bütün mesele.
Kimi kapıdan içeri ağlayarak girer, kimi ise kollarını bağlamış ve adeta hınçla bakar etrafa; biz buraya niye geldik ki der gibi bir hali vardır.
Karşılıklı suçlamaların havada uçuştuğu o ilk seanslar var ya, insanın ruhunu öyle bir yorar ki, adamı adeta paramparça eder bırakır.
Ne var ki zamanla o sert kabuklar çatlamaya başlar, çünkü içeride hala taze duran o eski sevginin kırıntıları sessizce kendini ele verir.
Yani demem o ki, terapi masası bir mahkeme salonu değil; sadece iki insanın birbirini yeniden duyabilmesi için açılmış o küçük pencere.
İlişki dediğin şey zaten ta baştan beri pamuk ipliğine bağlıydı belki de, ama bunu ancak karşıdan bakan tarafsız bir göz söyleyebilirdi insana.
Bazen sırf gurur yüzünden kaybedilir en güzel yıllar, üç günlük dünya için o inat nedir ki vallahi billahi anlamak imkansız.
Yıllarca aynı yastığa baş koymuş iki insan, en gizli yaralarını birbirine göstermekten korkar hale gelmişse orada bitmiş demektir her şey.
Ama terapist o güvenli alanı yarattığı an, o kaskatı kesilen yürekler bir mum gibi erimeye başlar, o buzlar yavaş yavaş çözülüverir.
İşe yarıyor mu sorusunun cevabı aslında tam da burada gizli; iki insan gerçekten hala birbirini duymak istiyorsa yarar, yoksa hepsi boş.
Kimisi oradan el ele, yeniden aşık olmuş gibi çıkar; kimisi ise en azından medenice vedalaşmanın hafifliğiyle evine döner, fena mı yani.
Sonuçta hayat kimseden değerli değil, ama o ortak geçmişi silip atmak da o kadar kolay olmasa gerek, insan kalbi işte bu, taştan değil ya.