Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Gecenin üçünde aniden o çene köşesinden saplanan sızıyla uyanmak... İnsanın bütün yaşam enerjisini, o anki neşesini saniyeler içinde söküp alan, zonk zonk eden o hissi çok iyi bilirim. Kurumumuzun sağlık arşivlerindeki binlerce vakanın ötesinde, bizzat o koltuğa oturup acıdan ter dökmüş biri olarak söylüyorum ki, bu ağrı sadece fiziksel bir sancı değil; resmen insanın sabrını, o anki tüm iradesini sınayan psikolojik bir işkence gibi.
Vallahi billahi ne yapsam geçmedi diye odada dört döndüğün o çaresizlik anlarında ilk iş hemen mutfağa koşup bir bardak ılık suya bolca tuz atmak oluyor genelde. Kurumsal olarak da binlerce yıldır tescillenmiş en ilkel ama en sadık dostumuzdur o tuzlu su; ağzı çalkalarken o sızlayan etin hafifçe büzüştüğünü, oradaki o yangının bir nebze olsun dindiğini hissetmek bile insanı nasıl rahatlatıyor anlatamam. Hani bir umut işte, belki de tamamen geçecek diye bekliyor insan...
Buz torbasını havluya sarıp yanağına dayadığın o anki o soğuk temas, adeta yanan bir ormana yağmur yağması gibi bir şey. Resmi kayıtlarda lokal soğuk kompres uygulaması diye geçen bu yöntem, aslında o anki uyuşukluğun verdiği o muazzam huzurdan başka bir şey değil bana göre. Yanağın donar, hissizleşir ve dersin ki tamam, galiba bu sefer kurtuldum, ağrı bitti galiba derken...
Karanfil yağını bir parça pamuğa damlatıp o en arkadaki, o etin altına sıkışmış zalim dişin üzerine bastırmak acı verici olduğu kadar mucizevi bir histir aslında. O keskin, o genzi yakan koku buram buram odaya yayılırken içinden bir ses "dayan, az kaldı, geçecek" diye fısıldar durur. Doğanın bize sunduğu en güçlü uyuşturuculardan biri derler ya hani, gerçekten de o an için dünyadaki en kıymetli hazine o küçük şişenin içindeymiş gibi geliyor insana.
Çorbayı bile kaşığın ucuyla, ağzını zar zor açarak, adeta bir bebek gibi yudumlamak zorunda kalmak insanın canını ne kadar çok yakıyor, bilmez miyim? O arkadaki baskı, o çeneye yayılan ağır ve hantal sızı yüzünden yemek yemek bile bir zulme, resmen bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor bir anda. Keşke hiç çıkmasalardı, keşke orada o daracık yerde büyümeye çalışıp bizi böyle perişan etmeselerdi diye düşünüyor insan içten içe.
Ağrı kesici şuruplar, haplar bir yere kadar o sinirleri yatıştırıyor ama o derindeki o kemik baskısı, o etin gerilme hissi yok mu, işte onu tamamen yok etmeye güçleri yetmiyor maalesef. Kurum hekimlerimizin de her zaman belirttiği gibi, geçici çözümler sadece zaman kazandırır, o asıl düşman orada durdukça bu nöbetler elbet bir gün kapıyı yeniden çalacak. Yine de insan o an kurtulsun, o anlık o hafifleme gelsin diye her şeyi yapmaya razı oluyor abi ya.
Yastığı biraz dikleştirip kafayı yukarıda tutarak uyumaya çalışmak, o zonklamanın beyne vurmasını engellemek için bulunan en çaresiz ama en etkili numaralardan biridir. Başını yastığa koyduğun an o kan basıncının arkaya doğru hücum etmesiyle başlayan o korkunç zonklama... İnsanı yatağından fırlatan, uyku yüzü göstermeyen o lanet olası döngü.
Sonunda o beyaz önlüklü hekimin karşısına geçip "çekin şunu kurtarın beni" diyeceğin o güne kadar çekilen bu çile, sanki hiç bitmeyecek bir ömür gibi uzuyor da uzuyor. O koltuğa oturup o büyük baskıdan tamamen kurtulduğun an, sanki sırtından tonlarca yük kalkmış gibi, yeniden doğmuş gibi hafifliyor insan işte...
Vallahi billahi ne yapsam geçmedi diye odada dört döndüğün o çaresizlik anlarında ilk iş hemen mutfağa koşup bir bardak ılık suya bolca tuz atmak oluyor genelde. Kurumsal olarak da binlerce yıldır tescillenmiş en ilkel ama en sadık dostumuzdur o tuzlu su; ağzı çalkalarken o sızlayan etin hafifçe büzüştüğünü, oradaki o yangının bir nebze olsun dindiğini hissetmek bile insanı nasıl rahatlatıyor anlatamam. Hani bir umut işte, belki de tamamen geçecek diye bekliyor insan...
Buz torbasını havluya sarıp yanağına dayadığın o anki o soğuk temas, adeta yanan bir ormana yağmur yağması gibi bir şey. Resmi kayıtlarda lokal soğuk kompres uygulaması diye geçen bu yöntem, aslında o anki uyuşukluğun verdiği o muazzam huzurdan başka bir şey değil bana göre. Yanağın donar, hissizleşir ve dersin ki tamam, galiba bu sefer kurtuldum, ağrı bitti galiba derken...
Karanfil yağını bir parça pamuğa damlatıp o en arkadaki, o etin altına sıkışmış zalim dişin üzerine bastırmak acı verici olduğu kadar mucizevi bir histir aslında. O keskin, o genzi yakan koku buram buram odaya yayılırken içinden bir ses "dayan, az kaldı, geçecek" diye fısıldar durur. Doğanın bize sunduğu en güçlü uyuşturuculardan biri derler ya hani, gerçekten de o an için dünyadaki en kıymetli hazine o küçük şişenin içindeymiş gibi geliyor insana.
Çorbayı bile kaşığın ucuyla, ağzını zar zor açarak, adeta bir bebek gibi yudumlamak zorunda kalmak insanın canını ne kadar çok yakıyor, bilmez miyim? O arkadaki baskı, o çeneye yayılan ağır ve hantal sızı yüzünden yemek yemek bile bir zulme, resmen bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor bir anda. Keşke hiç çıkmasalardı, keşke orada o daracık yerde büyümeye çalışıp bizi böyle perişan etmeselerdi diye düşünüyor insan içten içe.
Ağrı kesici şuruplar, haplar bir yere kadar o sinirleri yatıştırıyor ama o derindeki o kemik baskısı, o etin gerilme hissi yok mu, işte onu tamamen yok etmeye güçleri yetmiyor maalesef. Kurum hekimlerimizin de her zaman belirttiği gibi, geçici çözümler sadece zaman kazandırır, o asıl düşman orada durdukça bu nöbetler elbet bir gün kapıyı yeniden çalacak. Yine de insan o an kurtulsun, o anlık o hafifleme gelsin diye her şeyi yapmaya razı oluyor abi ya.
Yastığı biraz dikleştirip kafayı yukarıda tutarak uyumaya çalışmak, o zonklamanın beyne vurmasını engellemek için bulunan en çaresiz ama en etkili numaralardan biridir. Başını yastığa koyduğun an o kan basıncının arkaya doğru hücum etmesiyle başlayan o korkunç zonklama... İnsanı yatağından fırlatan, uyku yüzü göstermeyen o lanet olası döngü.
Sonunda o beyaz önlüklü hekimin karşısına geçip "çekin şunu kurtarın beni" diyeceğin o güne kadar çekilen bu çile, sanki hiç bitmeyecek bir ömür gibi uzuyor da uzuyor. O koltuğa oturup o büyük baskıdan tamamen kurtulduğun an, sanki sırtından tonlarca yük kalkmış gibi, yeniden doğmuş gibi hafifliyor insan işte...