Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Aynaya bakıp "Tamam, artık zamanı geldi" dediniz ve o büyük adımı attınız. Ameliyat masasına yatmak işin belki de en cesur kısmıydı ama asıl hikaye uyandığınız o ilk an başlıyor işte. Yüzünüzdeki o garip gerginlik, hani sanki rüzgarlı bir günde teniniz kurumuş da gerilmiş gibi bir his... İlk günlerin o hafif sızılı, bol bandajlı halini gözünüzde hiç büyütmeyin derim, çünkü hepsi gelip geçici. Vallahi bak, o şişlikler indikçe altından çıkacak olan yeni sizi düşünmek bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor.
İlk hafta aynalarla pek barışık olamayabilirsiniz, bunu baştan kabul edelim mi? Kulak arkalarındaki o incecik dikişler, göz altlarındaki o hafif morluklar canınızı sıkmasın sakın. Buz torbalarını sadık birer dost gibi yanınızdan ayırmayacaksınız bu dönemde; soğuk kompres hem o ödemi alıyor hem de insanı inanılmaz rahatlatıyor abi ya. Yatarken de öyle dümdüz, tek yastıkla uzanmak yok artık, başınızı hep yukarıda tutacaksınız ki kan dolaşımı kendi işini rahatça yapsın. Zaten birkaç gün sonra o ilk bandajlar açıldığında, cildinizin derin bir nefes aldığını hissedeceksiniz...
Beslenme çantanızı biraz yumuşatmanın vakti geldi de geçiyor bile. Katı, çiğnemesi güç, ağzınızı kocaman açmanızı gerektiren o güzelim yiyeceklere kısa bir mola veriyoruz maalesef. Çorbalar, püreler, yoğurtlar bu ara en yakın arkadaşınız olacak; dikişleri zorlamanın, o taze dokuları germenin hiç mi hiç lüzumu yok. Bol su içmek ise bu işin gizli kahramanı, hani vücuttaki o narkozun kalıntılarını, ödemi atmak için su gibisi yok vallahi. Kendinize iyi bakmak, içeriden beslenmekle başlar derler ya, tam olarak o dönemdesiniz işte.
Hafif hafif yürüyüşlere ne zaman başlayabilirim sorusu her hastanın dilindedir, bilmez miyim? Evin içinde ufak turlar atmak, koridorda şöyle bir dolanmak kan devranını canlandırır, size de çok iyi gelir. Ama öyle ağır sporlar, terleten egzersizler, ağır kaldırmalar falan... Aman diyeyim, en azından bir ay boyunca o tarz işlerden tamamen uzak duruyorsunuz. Tansiyonu yükseltecek her hareket, o minik kılcal damarlarda istenmeyen sızıntılara yol açabilir ki bunu hiçbirimiz istemeyiz. Kendinizi yormadan, sadece ruhunuzu ve bedeninizi dinlendirerek geçireceğiniz sakin bir zaman dilimi bu.
Güneşle aranıza biraz mesafe koymanın vakti geldi, hem de ciddi bir mesafe. O yeni iyileşen, henüz pembe renkli olan dikiş izleri güneşi gördüğü an kalıcı lekelere dönüşebilir, benden söylemesi. Dışarı çıkarken kocaman güneş gözlükleri, geniş siperlikli şapkalar ve en yüksek korumalı kremler en büyük silahınız olacak artık. Zaten zamanla o çizgiler öyle bir ten rengine dönecek, öyle bir gizlenecek ki... Kimse orada bir cerrah elinin gezindiğini anlamayacak bile, sadece "Sende bir gençlik, bir canlılık var" deyip duracaklar.
Doktorun verdiği o kremleri, masaj talimatlarını harfiyen uygulamak bu işin altın anahtarı aslında. Herkesin iyileşme hızı, teninin kalitesi, hücrelerinin kendini yenileme süresi o kadar farklı ki... Komşunun iki haftada geçen şişliği sizde üç haftayı bulabilir, sakın ola enseyi karartmayın, moral bozmayın. Sabır, bu ameliyatın ardından reçeteye yazılmayan en önemli ilaçtır bence. Bir sabah uyanacaksınız ve aynadaki o taze, dinlenmiş yüz size gülümseyecek; işte o an, çektiğiniz her zahmetin her saniyesine değdiğini kendi gözlerinizle göreceksiniz.
İlk hafta aynalarla pek barışık olamayabilirsiniz, bunu baştan kabul edelim mi? Kulak arkalarındaki o incecik dikişler, göz altlarındaki o hafif morluklar canınızı sıkmasın sakın. Buz torbalarını sadık birer dost gibi yanınızdan ayırmayacaksınız bu dönemde; soğuk kompres hem o ödemi alıyor hem de insanı inanılmaz rahatlatıyor abi ya. Yatarken de öyle dümdüz, tek yastıkla uzanmak yok artık, başınızı hep yukarıda tutacaksınız ki kan dolaşımı kendi işini rahatça yapsın. Zaten birkaç gün sonra o ilk bandajlar açıldığında, cildinizin derin bir nefes aldığını hissedeceksiniz...
Beslenme çantanızı biraz yumuşatmanın vakti geldi de geçiyor bile. Katı, çiğnemesi güç, ağzınızı kocaman açmanızı gerektiren o güzelim yiyeceklere kısa bir mola veriyoruz maalesef. Çorbalar, püreler, yoğurtlar bu ara en yakın arkadaşınız olacak; dikişleri zorlamanın, o taze dokuları germenin hiç mi hiç lüzumu yok. Bol su içmek ise bu işin gizli kahramanı, hani vücuttaki o narkozun kalıntılarını, ödemi atmak için su gibisi yok vallahi. Kendinize iyi bakmak, içeriden beslenmekle başlar derler ya, tam olarak o dönemdesiniz işte.
Hafif hafif yürüyüşlere ne zaman başlayabilirim sorusu her hastanın dilindedir, bilmez miyim? Evin içinde ufak turlar atmak, koridorda şöyle bir dolanmak kan devranını canlandırır, size de çok iyi gelir. Ama öyle ağır sporlar, terleten egzersizler, ağır kaldırmalar falan... Aman diyeyim, en azından bir ay boyunca o tarz işlerden tamamen uzak duruyorsunuz. Tansiyonu yükseltecek her hareket, o minik kılcal damarlarda istenmeyen sızıntılara yol açabilir ki bunu hiçbirimiz istemeyiz. Kendinizi yormadan, sadece ruhunuzu ve bedeninizi dinlendirerek geçireceğiniz sakin bir zaman dilimi bu.
Güneşle aranıza biraz mesafe koymanın vakti geldi, hem de ciddi bir mesafe. O yeni iyileşen, henüz pembe renkli olan dikiş izleri güneşi gördüğü an kalıcı lekelere dönüşebilir, benden söylemesi. Dışarı çıkarken kocaman güneş gözlükleri, geniş siperlikli şapkalar ve en yüksek korumalı kremler en büyük silahınız olacak artık. Zaten zamanla o çizgiler öyle bir ten rengine dönecek, öyle bir gizlenecek ki... Kimse orada bir cerrah elinin gezindiğini anlamayacak bile, sadece "Sende bir gençlik, bir canlılık var" deyip duracaklar.
Doktorun verdiği o kremleri, masaj talimatlarını harfiyen uygulamak bu işin altın anahtarı aslında. Herkesin iyileşme hızı, teninin kalitesi, hücrelerinin kendini yenileme süresi o kadar farklı ki... Komşunun iki haftada geçen şişliği sizde üç haftayı bulabilir, sakın ola enseyi karartmayın, moral bozmayın. Sabır, bu ameliyatın ardından reçeteye yazılmayan en önemli ilaçtır bence. Bir sabah uyanacaksınız ve aynadaki o taze, dinlenmiş yüz size gülümseyecek; işte o an, çektiğiniz her zahmetin her saniyesine değdiğini kendi gözlerinizle göreceksiniz.