Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Gözün o en derin, en mahrem tabakası olan uvea iltihaplandığında, vücut sessiz sedasız ama son derece kararlı bir alarm vermeye başlar aslında. Hani bazen sabah uyanırsınız da aynaya baktığınızda gözünüzün akında o tanıdık, masum yorgunluk kızarıklığından çok daha başka, adeta için için yanan bir kırmızılık görürsünüz ya, işte tam da öyle bir şeyden bahsediyorum. Bu öyle geçici bir uykusuzluk belirtisi falan değil abi, bildiğin içeride bir yangının başladığının ilk elçisi. İnsan ilk başta konduramıyor tabii, muhtemelen toz kaçtı ya da bilgisayara çok baktım diye geçiştiriyor ama o kızarıklık günlerce inatla oradan gitmiyor. Üstelik bu duruma çoğunlukla gözün derinliklerinden gelen, hani nasıl anlatsam, sanki arkadan birileri göz kürenizi sürekli sıkıştırıyormuş gibi künt ve zonklayıcı bir ağrı da eşlik ediyor. Işığa bakamıyorsunuz mesela; o canım güneş ışığı, evdeki sıradan bir abajur bile gözünüze adeta birer ok gibi saplanmaya başlıyor. Işık hassasiyeti dediğimiz bu durum, üveitin en sinsi ve en belirgin ayak seslerinden biridir, bunu asla aklınızdan çıkarmayın.
Görüşün üzerindeki o kadifemsi sis perdesi peydah oluverir sonra, sanki dünyayla aranıza incecik, kirli bir tül çekilmiş gibi hissedersiniz birden. Vallahi billahi insan panikliyor, önünü net görememek, renklerin o canlılığını yavaş yavaş kaybettiğine şahit olmak gerçekten çok ürkütücü bir tecrübe. Bakıyorsunuz ama seçemiyorsunuz, okumaya çalışıyorsunuz ama harfler sanki suyun altındaymış gibi dalgalanıyor... İşte bu bulanık görme hali, iltihabın gözün odaklama mekanizmasını, o hassas mercek yapısını doğrudan etkilemeye başladığının en somut kanıtı olarak karşımıza çıkıyor. Bazen de gözünüzün önünde uçuşan o tuhaf lekeler peşinizi bırakmaz; hani sinek uçuyormuş gibi, küçük iplikçikler ya da toz bulutları varmış gibi hissettiren o gölgeler. Tıp dilinde uçuşmalar denilen bu minik karartılar, gözün içindeki o duru sıvının iltihap hücreleriyle kirlenmeye başladığını, o berraklığın kaybolduğunu anlatır aslında bize. Eğer bu lekeler son zamanlarda aniden çoğaldıysa ve nereye baksanız sizinle geliyorsa, gözünüzün arkasındaki o karanlık odada işlerin pek de yolunda gitmediğini anlamak çok zor olmasa gerek.
Göz bebeğinin o alışılmış, ışığa göre büyüyüp küçülen esnek yapısının aniden tembelleştiğini, hatta biçimsel olarak hafifçe çarpıldığını fark ettiğiniz anlar olur mu hiç? İşte bu, üveitin gözün renkli kısmı olan irisi nasıl esir aldığının, onu arkadaki dokulara nasıl sinsice yapıştırdığının çok açık bir göstergesidir. Bir bakıyorsunuz göz bebeğiniz diğerine göre daha küçük kalmış veya ışık karşısında o eski çevikliğini tamamen kaybetmiş... İltihap, gözün içindeki o muazzam anatomik dengeyi bozup dokuları birbirine yapıştırdıkça, gözün kendi iç basıncı da aniden fırlayabilir ya da tam tersine tamamen düşebilir. Bu dengesizlik hissi bazen öyle bir raddeye gelir ki, gözünüzün içinde sürekli bir dolgunluk, bir ağırlık, sanki orada fazladan bir parça varmış gibi tuhaf bir yabancılık hissiyle yaşamak zorunda kalırsınız. Hani insan bazen hisseder ya, ters giden bir şeyler olduğunu anlatmak için kelimelere ihtiyaç duymaz bünye...
Şunu çok iyi bilmek gerekiyor ki, bu saydığım belirtilerin hepsi aynı anda, tek bir günde kapınızı çalmayabilir. Bazen sadece hafif bir ışık rahatsızlığı ve belli belirsiz bir puslanmayla başlar, bazen de bir sabah aniden kıpkırmızı ve şiddetli ağrılı bir gözle uyanıverirsiniz. Kulak ardı etmemek, bana bir şey olmaz dememek gerekiyor; çünkü göz şakaya gelmeyecek kadar hassas, bir o kadar da geri dönüşü zor bir organımız. Kendinizi dinleyin, aynadaki o bakışların size ne anlatmak istediğine kulak verin ve eğer o kızarıklık, o inatçı sis perdesi günlerdir dağılmadıysa...
Görüşün üzerindeki o kadifemsi sis perdesi peydah oluverir sonra, sanki dünyayla aranıza incecik, kirli bir tül çekilmiş gibi hissedersiniz birden. Vallahi billahi insan panikliyor, önünü net görememek, renklerin o canlılığını yavaş yavaş kaybettiğine şahit olmak gerçekten çok ürkütücü bir tecrübe. Bakıyorsunuz ama seçemiyorsunuz, okumaya çalışıyorsunuz ama harfler sanki suyun altındaymış gibi dalgalanıyor... İşte bu bulanık görme hali, iltihabın gözün odaklama mekanizmasını, o hassas mercek yapısını doğrudan etkilemeye başladığının en somut kanıtı olarak karşımıza çıkıyor. Bazen de gözünüzün önünde uçuşan o tuhaf lekeler peşinizi bırakmaz; hani sinek uçuyormuş gibi, küçük iplikçikler ya da toz bulutları varmış gibi hissettiren o gölgeler. Tıp dilinde uçuşmalar denilen bu minik karartılar, gözün içindeki o duru sıvının iltihap hücreleriyle kirlenmeye başladığını, o berraklığın kaybolduğunu anlatır aslında bize. Eğer bu lekeler son zamanlarda aniden çoğaldıysa ve nereye baksanız sizinle geliyorsa, gözünüzün arkasındaki o karanlık odada işlerin pek de yolunda gitmediğini anlamak çok zor olmasa gerek.
Göz bebeğinin o alışılmış, ışığa göre büyüyüp küçülen esnek yapısının aniden tembelleştiğini, hatta biçimsel olarak hafifçe çarpıldığını fark ettiğiniz anlar olur mu hiç? İşte bu, üveitin gözün renkli kısmı olan irisi nasıl esir aldığının, onu arkadaki dokulara nasıl sinsice yapıştırdığının çok açık bir göstergesidir. Bir bakıyorsunuz göz bebeğiniz diğerine göre daha küçük kalmış veya ışık karşısında o eski çevikliğini tamamen kaybetmiş... İltihap, gözün içindeki o muazzam anatomik dengeyi bozup dokuları birbirine yapıştırdıkça, gözün kendi iç basıncı da aniden fırlayabilir ya da tam tersine tamamen düşebilir. Bu dengesizlik hissi bazen öyle bir raddeye gelir ki, gözünüzün içinde sürekli bir dolgunluk, bir ağırlık, sanki orada fazladan bir parça varmış gibi tuhaf bir yabancılık hissiyle yaşamak zorunda kalırsınız. Hani insan bazen hisseder ya, ters giden bir şeyler olduğunu anlatmak için kelimelere ihtiyaç duymaz bünye...
Şunu çok iyi bilmek gerekiyor ki, bu saydığım belirtilerin hepsi aynı anda, tek bir günde kapınızı çalmayabilir. Bazen sadece hafif bir ışık rahatsızlığı ve belli belirsiz bir puslanmayla başlar, bazen de bir sabah aniden kıpkırmızı ve şiddetli ağrılı bir gözle uyanıverirsiniz. Kulak ardı etmemek, bana bir şey olmaz dememek gerekiyor; çünkü göz şakaya gelmeyecek kadar hassas, bir o kadar da geri dönüşü zor bir organımız. Kendinizi dinleyin, aynadaki o bakışların size ne anlatmak istediğine kulak verin ve eğer o kızarıklık, o inatçı sis perdesi günlerdir dağılmadıysa...