Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahları yataktan bir külçe gibi kalkmanın yükünü, sırtında görünmez bir taş ocakçısıyla gezenler bilir ancak. Hani o göz kapaklarının ucuna sanki kurşun eritip dökmüşler gibi bir ağırlık, o içinin çekilmesi, o bitmek bilmeyen uykusuzluk hissi… Vallahi billahi bıktım artık bu halden, nereye kadar böyle gidecek diye kendi kendime sormaktan yoruldum. İnsan bazen sadece durmak, dünyayı bir süreliğine durdurmak istiyor işte. Eğer senin de için kıyılıyorsa, dizlerinin bağı daha güne başlamadan çözülüyorsa, ilk iş o damarlarındaki kırmızı nehirde ne eksik ne fazla, ona bir bakmak lazım; yani tam teşekküllü bir hemogram, bir tam kan sayımı şart abi.
Demir dediğin o koca metal, meğer insanın ruhunu ayakta tutan gizli bir iskeleymiş. Vücudunda o azaldı mı, içindeki o eski neşeli, koşturan çocuk gidiyor da yerine gölgesi kalıyor sanki. Aynaya bakıyorsun, solgun bir yüz, feri sönmüş gözler… Demir bağlama kapasiten ne durumda, ferritin depoların boşalmış mı, bunları bilmeden kör karanlıkta yürümeye benziyor bu hayat. Kansızlık denen o sinsi düşman insanı içten içe kemirir, bitirir, ruhunu kurutur da ruhun duymaz.
Boynunun tam ortasında kelebek şeklinde bir organ durur ve o kelebek kanat çırpmayı yavaşlattı mı, bütün hayatın ritmi altüst olur. TSH deniyor adına, hani şu tiroit bezinin tembellik sinyali… O tembelleşince dünya durur, metabolizma dedikleri o çark dönmez olur, kilo alırsın, için sıkışır, yorgunluktan başını kaldıramazsın. Git bir baktır şuna, ihmal etme; t3 ve t4 değerlerin yerinde mi, o küçük kelebek sana küsmüş mü anlamanın başka yolu yok çünkü.
Güneşin kokusunu unuttuğumuz şu kapalı odalarda, D vitamini denen o mucize molekül eriyip gidiyor avuçlarımızdan. Kemiklerin sızlar, için ezilir, sanki sonbahar hiç bitmeyecekmiş gibi bir hüzün çöker insanın üstüne. Bir de B12 var tabii, unutkanlığın ve o et kesmiş gibi ağrıyan bacakların gizli sorumlusu… Sinir uçların sızım sızım sızlar da anlam veremezsin ya, işte hep bu eksikliklerden… Bunları ölçtürmeden ne içtiğin kahvenin tadı olur ne de ettiğin sohbetin.
Karaciğerin sessiz çığlığı fena olur, o organ hiç konuşmaz, ta ki canından bezdirene kadar. Enzimler yükselir, vücut biriken o toksin dalgasıyla boğuşur ama senin ruhun sadece "çok uykum var" diye fısıldar. AST ve ALT dedikleri o değerler, karaciğerinin sana gönderdiği gizli mektuplardır aslında. Bir de böbrekler var tabii, üre ve kreatinin değerlerin tavan yaptıysa vücut o zehri atamıyor demektir ki… insanı yoran da tam olarak bu birikmişlik hissi zaten.
Kan şekeri dalgalandıkça insanın hayatı da bir lunapark trenine dönüyor; bir an çok iyisin, bir an sanki yer yarılıyor da içine düşüyorsun. Açlık kan şekerin kaç, o üç aylık ortalamayı gösteren HbA1c değerin ne alemde, bunları hiç düşündün mü? Şekerin ani düşüşleri, o içinin çekilmesi, aniden gelen o tatlı krizleri aslında vücudunun yardım çığlığından başka bir şey değil. Kendini tanımak, o tahlil kağıdındaki rakamların arkasındaki gizemi çözmekle başlıyor be arkadaşım…
Demir dediğin o koca metal, meğer insanın ruhunu ayakta tutan gizli bir iskeleymiş. Vücudunda o azaldı mı, içindeki o eski neşeli, koşturan çocuk gidiyor da yerine gölgesi kalıyor sanki. Aynaya bakıyorsun, solgun bir yüz, feri sönmüş gözler… Demir bağlama kapasiten ne durumda, ferritin depoların boşalmış mı, bunları bilmeden kör karanlıkta yürümeye benziyor bu hayat. Kansızlık denen o sinsi düşman insanı içten içe kemirir, bitirir, ruhunu kurutur da ruhun duymaz.
Boynunun tam ortasında kelebek şeklinde bir organ durur ve o kelebek kanat çırpmayı yavaşlattı mı, bütün hayatın ritmi altüst olur. TSH deniyor adına, hani şu tiroit bezinin tembellik sinyali… O tembelleşince dünya durur, metabolizma dedikleri o çark dönmez olur, kilo alırsın, için sıkışır, yorgunluktan başını kaldıramazsın. Git bir baktır şuna, ihmal etme; t3 ve t4 değerlerin yerinde mi, o küçük kelebek sana küsmüş mü anlamanın başka yolu yok çünkü.
Güneşin kokusunu unuttuğumuz şu kapalı odalarda, D vitamini denen o mucize molekül eriyip gidiyor avuçlarımızdan. Kemiklerin sızlar, için ezilir, sanki sonbahar hiç bitmeyecekmiş gibi bir hüzün çöker insanın üstüne. Bir de B12 var tabii, unutkanlığın ve o et kesmiş gibi ağrıyan bacakların gizli sorumlusu… Sinir uçların sızım sızım sızlar da anlam veremezsin ya, işte hep bu eksikliklerden… Bunları ölçtürmeden ne içtiğin kahvenin tadı olur ne de ettiğin sohbetin.
Karaciğerin sessiz çığlığı fena olur, o organ hiç konuşmaz, ta ki canından bezdirene kadar. Enzimler yükselir, vücut biriken o toksin dalgasıyla boğuşur ama senin ruhun sadece "çok uykum var" diye fısıldar. AST ve ALT dedikleri o değerler, karaciğerinin sana gönderdiği gizli mektuplardır aslında. Bir de böbrekler var tabii, üre ve kreatinin değerlerin tavan yaptıysa vücut o zehri atamıyor demektir ki… insanı yoran da tam olarak bu birikmişlik hissi zaten.
Kan şekeri dalgalandıkça insanın hayatı da bir lunapark trenine dönüyor; bir an çok iyisin, bir an sanki yer yarılıyor da içine düşüyorsun. Açlık kan şekerin kaç, o üç aylık ortalamayı gösteren HbA1c değerin ne alemde, bunları hiç düşündün mü? Şekerin ani düşüşleri, o içinin çekilmesi, aniden gelen o tatlı krizleri aslında vücudunun yardım çığlığından başka bir şey değil. Kendini tanımak, o tahlil kağıdındaki rakamların arkasındaki gizemi çözmekle başlıyor be arkadaşım…