Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Dışarıda sicim gibi yağmur yağıyor, elimde ıhlamur fincanıyla pencereden sokaktaki insanları izliyorum; derken birden o tanıdık, hain sızı yerleşiyor şakaklarıma. İşte o an anlıyoruz ki rhinovirus kapıyı çalmış, hani şu her sonbahar yakamıza yapışan meşhur illet... Burun mukozası hafifçe şişer, arkasından o can sıkıcı nazal konjesyon başlar ve kendinizi bir anda mendil kutusuyla akraba olmuş bulursunuz. Vallahi billahi her sene aynı senaryoyu yaşamaktan, şu bağışıklık sisteminin ilk bariyere hemen teslim olmasından bıktık usandık artık.
Öksürük derseniz zaten apayrı bir dert, boğazda sanki zımpara kağıdı gezdiriyorlar gibi bir hisle uyanıyoruz sabahları. Farenjit dediğin şey öyle sinsidir ki, ilk gün sadece hafif bir kaşıntı yapar, ertesi gün yutkunamaz hale gelirsin. Hani insan bazen "Acaba sadece üşüttüm mü, yoksa ciddi bir enfeksiyon mu var?" diye kendi kendine sormadan edemiyor... Vücut ısısı öyle gripteki gibi tavan yapmaz, subfebril ateş dediğimiz o kırıklık hissiyle sarsılırız sadece. Dinlenmek, bol sıvı tüketmek ve o boğazı sürekli nemli tutmak bu işin tek ilacı abi, gerisi tamamen zamana bırakma hikayesi.
Dün ofiste bizim çocuklardan biri hapşırmaya başladı, daha o dakika anladım başımıza geleceği. Havada uçuşan o damlacıklar yok mu, işte bütün virülans o ufacık zerrelerin içinde saklı aslında. Halsizlik öyle bir çöker ki dizlerinize, kolunuzu kaldıracak dermanı bulamazsınız, tam bir halsizlik ve bitkinlik hali. Kendine iyi bakacaksın, C vitaminini eksik etmeyeceksiniz, uykuyu düzene sokacaksınız ki vücut o antikorları rahatça üretebilsin...
Geçen kış da böyle olmuştuk, günlerce o geniz akıntısının yarattığı gıcıkla uğraş dur, çekilecek çile değil. Miyalji dediğimiz o yaygın kas ağrıları başladı mı, yatak resmen mıknatıs gibi çeker insanı. Bazen diyorum ki bu halsizliği, bu kırıklığı çekmektense baştan önlem almak, maskeyi takıp mesafeyi korumak en doğrusu galiba. Ama işte, insanoğluyuz; yumurta kapıya dayanmadan, o ilk semptomlar yakamıza yapışmadan sağlığın kıymetini pek bilmiyoruz...
Öksürük derseniz zaten apayrı bir dert, boğazda sanki zımpara kağıdı gezdiriyorlar gibi bir hisle uyanıyoruz sabahları. Farenjit dediğin şey öyle sinsidir ki, ilk gün sadece hafif bir kaşıntı yapar, ertesi gün yutkunamaz hale gelirsin. Hani insan bazen "Acaba sadece üşüttüm mü, yoksa ciddi bir enfeksiyon mu var?" diye kendi kendine sormadan edemiyor... Vücut ısısı öyle gripteki gibi tavan yapmaz, subfebril ateş dediğimiz o kırıklık hissiyle sarsılırız sadece. Dinlenmek, bol sıvı tüketmek ve o boğazı sürekli nemli tutmak bu işin tek ilacı abi, gerisi tamamen zamana bırakma hikayesi.
Dün ofiste bizim çocuklardan biri hapşırmaya başladı, daha o dakika anladım başımıza geleceği. Havada uçuşan o damlacıklar yok mu, işte bütün virülans o ufacık zerrelerin içinde saklı aslında. Halsizlik öyle bir çöker ki dizlerinize, kolunuzu kaldıracak dermanı bulamazsınız, tam bir halsizlik ve bitkinlik hali. Kendine iyi bakacaksın, C vitaminini eksik etmeyeceksiniz, uykuyu düzene sokacaksınız ki vücut o antikorları rahatça üretebilsin...
Geçen kış da böyle olmuştuk, günlerce o geniz akıntısının yarattığı gıcıkla uğraş dur, çekilecek çile değil. Miyalji dediğimiz o yaygın kas ağrıları başladı mı, yatak resmen mıknatıs gibi çeker insanı. Bazen diyorum ki bu halsizliği, bu kırıklığı çekmektense baştan önlem almak, maskeyi takıp mesafeyi korumak en doğrusu galiba. Ama işte, insanoğluyuz; yumurta kapıya dayanmadan, o ilk semptomlar yakamıza yapışmadan sağlığın kıymetini pek bilmiyoruz...