Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
İnsanın en sadık pusulasıdır sesi; ruhun gizli dehlizlerinden süzülüp gelen o tanıdık tını birden bire çatallanıp kısıldığında, dünya sanki bir anlığına sessize alınmış gibi olur. Dün gece ne güzel gülüp eğleniyordun, sabah bir uyandın ki boğazında sanki koca bir zımpara kağıdı... Hani bazen çok bağırırsın, stadyumda ya da coşkulu bir konserde avazın çıktığı kadar haykırırsın da ertesi gün o kelimeler bir türlü boğazından dışarı çıkmak istemez ya, işte tam öyle bir his. Ses telleri dediğimiz o incecik, o mucizevi dokular, aşırı yüklenmeye maruz kaldığında anında isyan bayrağını çekiveriyor işte. Bir nevi vücudun kendi kendini koruma kalkanı, "biraz dur ve dinlen" deme şekli belki de bu durum.
Soğuk kış günlerinin o keskin, ayaz havası boğazımıza yapıştığında ya da aniden bastıran o lanet olası mikrobik salgınlar kapımızı çaldığında ilk darbeyi hep o hassas perdeler alır. Larenjit diyor doktorlar buna, yani o ses kutusunun hunharca iltihaplanması meselesi... Hani için yanar, yutkunamazsın, kelimeler boğazına dizilir ya vallahi insanı hayattan bezdirir. Bazen sadece basit bir grip virüsüdür bunun müsebbibi, bazen de günlerce süren ve geçmek bilmeyen o kuru, inatçı öksürük nöbetleri. Ne yapsan nafile, o teller bir kere şişmeye ve ödem toplamaya başladı mı, o eski pürüzsüz melodiyi yakalamak artık tamamen zamana kalmıştır.
Sigara dumanının o zehirli gri bulutu boğazdan her geçişinde, oradaki o canlı hücreleri nasıl da diri diri kavuruyor, bir bilseniz. Yılların birikimiyle o narin kıvrımların üzerinde küçük küçük nodüller, poliler peydahlanıverir de ruhun duymaz. Hani bazı insanlar vardır, konuşurken sesleri derinden, sanki eski bir plaktan geliyormuş gibi çatallı ve hafif karizmatik tınlar; işte o karizma dedikleri şey aslında hırpalanmış bir gırtlağın sessiz çığlığıdır aslında. Sürekli dumanaltı ortamlarda kalmak, o katranı ciğerlere çekerken boğazı da yakıp kavurmak... İnsan kendi kendine bu kötülüğü neden yapar ki diye düşünmeden edemiyor bazen.
Midenin o yakıcı, o asidik sıvısının yukarıya, ta boğazın sırtlarına kadar tırmanıp buraları tahrip edebileceği hiç aklınıza gelir miydi, reflu denen o sinsi düşman işte tam olarak bunu yapıyor. Gece yatmadan önce yenilen o ağır yemekler, acılı kebaplar, asitli içecekler uykuda sinsice yukarı sızıyor. Sabah kalktığında sesin neden kalınlaşmış, neden boğazında bir yumru varmış gibi hissediyorsun sanıyorsun? Al işte, mide asidi resmen yukarıdaki o ipeksi dokuyu gece boyunca usul usul eritmiş, yakmış kül etmiş... Beslenme alışkanlıklarını değiştirmeden, o mideyi biraz rahatlatmadan bu kısıklıktan kalıcı olarak kurtulmak inan bana hayalden öteye geçemez abi ya.
Mesleği gereği gün boyu çene çalmak zorunda kalanların dramı ise bambaşka bir boyuttur, öğretmenler, pazarlamacılar ya da o sahne ışıklarının altında parıldayan sanatçılar... Akşama kadar susmaksızın konuşmak, o telleri germek, germek ve yine germek. Bir süre sonra o sürekli sürtünmeden dolayı orada nasır gibi yapılar oluşmaya başlıyor ki, tıpta buna nodül deniyor işte. Doğru nefes almayı bilmemek, diyaframı kullanmadan sadece boğazın o daracık gücüne yüklenmek resmen intihar gibi bir şey. Sesini bir enstrüman gibi korumak zorundasın, yoksa o akort bir kaçtı mı bir daha kolay kolay dikiş tutturamazsın.
Bazen de arkasında çok daha karanlık, çok daha ürkütücü sebepler gizlenebilir bu masum görünen tıkanıklıkların, o yüzden hafife almamak lazım. Eğer haftalar geçmişse, o bitki çayları, ballı zencefiller hiçbir işe yaramamışsa ve sesin hala o derindeki kuyudan çıkıyorsa... Tiroid bezinin düzensiz çalışmasından tutun da, Allah korusun o bölgedeki sinirlerin felcine, hatta çok daha ciddi kitlelere kadar uzanan geniş bir risk yelpazesi çıkıverir karşınıza. Bir şeyler ters gidiyordur ve vücut sana bas bas bağırıyordur aslında o kısık ses tonuyla. Kulak tıkamamak, bir bilene danışmak, o aynadaki boğaza bir baktırmak gerekir bazen, geç kalmamak adına.
Soğuk kış günlerinin o keskin, ayaz havası boğazımıza yapıştığında ya da aniden bastıran o lanet olası mikrobik salgınlar kapımızı çaldığında ilk darbeyi hep o hassas perdeler alır. Larenjit diyor doktorlar buna, yani o ses kutusunun hunharca iltihaplanması meselesi... Hani için yanar, yutkunamazsın, kelimeler boğazına dizilir ya vallahi insanı hayattan bezdirir. Bazen sadece basit bir grip virüsüdür bunun müsebbibi, bazen de günlerce süren ve geçmek bilmeyen o kuru, inatçı öksürük nöbetleri. Ne yapsan nafile, o teller bir kere şişmeye ve ödem toplamaya başladı mı, o eski pürüzsüz melodiyi yakalamak artık tamamen zamana kalmıştır.
Sigara dumanının o zehirli gri bulutu boğazdan her geçişinde, oradaki o canlı hücreleri nasıl da diri diri kavuruyor, bir bilseniz. Yılların birikimiyle o narin kıvrımların üzerinde küçük küçük nodüller, poliler peydahlanıverir de ruhun duymaz. Hani bazı insanlar vardır, konuşurken sesleri derinden, sanki eski bir plaktan geliyormuş gibi çatallı ve hafif karizmatik tınlar; işte o karizma dedikleri şey aslında hırpalanmış bir gırtlağın sessiz çığlığıdır aslında. Sürekli dumanaltı ortamlarda kalmak, o katranı ciğerlere çekerken boğazı da yakıp kavurmak... İnsan kendi kendine bu kötülüğü neden yapar ki diye düşünmeden edemiyor bazen.
Midenin o yakıcı, o asidik sıvısının yukarıya, ta boğazın sırtlarına kadar tırmanıp buraları tahrip edebileceği hiç aklınıza gelir miydi, reflu denen o sinsi düşman işte tam olarak bunu yapıyor. Gece yatmadan önce yenilen o ağır yemekler, acılı kebaplar, asitli içecekler uykuda sinsice yukarı sızıyor. Sabah kalktığında sesin neden kalınlaşmış, neden boğazında bir yumru varmış gibi hissediyorsun sanıyorsun? Al işte, mide asidi resmen yukarıdaki o ipeksi dokuyu gece boyunca usul usul eritmiş, yakmış kül etmiş... Beslenme alışkanlıklarını değiştirmeden, o mideyi biraz rahatlatmadan bu kısıklıktan kalıcı olarak kurtulmak inan bana hayalden öteye geçemez abi ya.
Mesleği gereği gün boyu çene çalmak zorunda kalanların dramı ise bambaşka bir boyuttur, öğretmenler, pazarlamacılar ya da o sahne ışıklarının altında parıldayan sanatçılar... Akşama kadar susmaksızın konuşmak, o telleri germek, germek ve yine germek. Bir süre sonra o sürekli sürtünmeden dolayı orada nasır gibi yapılar oluşmaya başlıyor ki, tıpta buna nodül deniyor işte. Doğru nefes almayı bilmemek, diyaframı kullanmadan sadece boğazın o daracık gücüne yüklenmek resmen intihar gibi bir şey. Sesini bir enstrüman gibi korumak zorundasın, yoksa o akort bir kaçtı mı bir daha kolay kolay dikiş tutturamazsın.
Bazen de arkasında çok daha karanlık, çok daha ürkütücü sebepler gizlenebilir bu masum görünen tıkanıklıkların, o yüzden hafife almamak lazım. Eğer haftalar geçmişse, o bitki çayları, ballı zencefiller hiçbir işe yaramamışsa ve sesin hala o derindeki kuyudan çıkıyorsa... Tiroid bezinin düzensiz çalışmasından tutun da, Allah korusun o bölgedeki sinirlerin felcine, hatta çok daha ciddi kitlelere kadar uzanan geniş bir risk yelpazesi çıkıverir karşınıza. Bir şeyler ters gidiyordur ve vücut sana bas bas bağırıyordur aslında o kısık ses tonuyla. Kulak tıkamamak, bir bilene danışmak, o aynadaki boğaza bir baktırmak gerekir bazen, geç kalmamak adına.