Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Gözümüzün arkasında, hani o dünyaya baktığımız pencerenin tam merkezinde küçücük bir yer var; adı makula. Çoğumuz adını bile bilmeyiz, ta ki orası hafifçe bulanmaya, renkleri solmaya başlayana kadar... Vallahi billahi insanın aklına gelmez, o minicik noktanın bütün bir hayatı net görmemizi sağladığı. Zaman geçtikçe, yıllar omuzlarımıza bindikçe o merkezdeki hücreler de yoruluyor haliyle. Yaşlandıkça kuruyan bir toprak gibi, ya da bazen istenmeyen sızıntılarla göllenen bir zemin gibi değişiveriyor dokusu. İşte tıp dünyasının makula dejenerasyonu dediği, bizim ise sarı nokta diye bildiğimiz o mesele tam olarak bu yorgunluktan ibaret.
Sabah uyanıyorsunuz, duvardaki saate bakıyorsunuz ama akrep ile yelkovanın durduğu yer sanki hafifçe bükülmüş, çizgiler birbirine girmiş gibi. Kapı pervazları eğriliyor, düz yollar sanki dalgalanıyor... İnsan ilk başta yorgunluğa yoruyor, "Bugün de gözüm pek seçmiyor" deyip geçiştiriyor ama işin aslı öyle değil işte. Merkezdeki o keskin görüş yavaş yavaş gücünü kaybederken, etrafı görebiliyorsunuz ama tam baktığınız yeri bir türlü netleştiremiyorsunuz. Hani birinin yüzüne bakarsınız da gözünü, burnunu seçemezsiniz ya, aynen öyle bir his. Yan taraflar açık, orta taraf ise sisli bir bulut.
Kuru tip diyor doktorlar çoğuna, ağır ağır, yıllar içinde sinsice ilerleyenine yani. Hücreler yavaşça çekiliyor sahneden, geride ufak tefek atıklar bırakarak. Bir de yaş tipi var ki, o biraz daha aceleci, biraz daha telaşlı çıkıyor karşımıza. Yeni ama zayıf kan damarları türeyiveriyor durup dururken, sonra o damarlardan sızan sıvılar merkezi bulandırıyor aniden. Hangisi olursa olsun, aslında ikisi de aynı hikayenin farklı iki yüzü. Biri mum gibi yavaşça eriyor, diğeri ise ansızın sönüveriyor sanki...
Bir düşünün; en son ne zaman bir kitabın sayfalarını keyifle çevirdiniz ya da bir iğne deliğinden ipliği tek seferde geçirebildiniz? Bu hastalık insanın elinden en çok o ince işleri alıyor, hayatın o detaylardaki lezzetini çalıyor maalesef. Gazete okumak işkenceye dönüyor, torununun yüzündeki o minik tebessümü yakalamak imkansızlaşıyor zamanla. Ama pes etmek yok hemen, karamsarlığa kapılmanın da kimseye faydası yok abi ya. Erken fark edilirse, o sızıntıların önüne geçecek, o süreci yavaşlatacak çareler, yollar buluyor modern tıp bir şekilde.
Şimdi size çok basit, evde kendi kendinize yapabileceğiniz bir testten bahsedeceğim, hani şu kareli defter sayfalarına benzeyen Amsler kartları var ya... Karelerin ortasındaki o siyah noktaya tek gözünüzü kapatıp bakacaksınız, çizgiler düz mü duruyor yoksa sağa sola mı kayıyor? Eğer o çizgiler dalgalanmaya, ortadaki boşluk büyümeye başladıysa... İşte tam o an, hiç vakit kaybetmeden bir uzmanın kapısını çalma vaktiniz gelmiş demektir. Yeşillik yiyin derler hep, ıspanak, pırasa, renk renk sebzeler... Gözü besleyen ne varsa sofradan eksik etmemek, o minik noktaya iyi bakmak aslında bütünüyle bizim elimizde.
Sabah uyanıyorsunuz, duvardaki saate bakıyorsunuz ama akrep ile yelkovanın durduğu yer sanki hafifçe bükülmüş, çizgiler birbirine girmiş gibi. Kapı pervazları eğriliyor, düz yollar sanki dalgalanıyor... İnsan ilk başta yorgunluğa yoruyor, "Bugün de gözüm pek seçmiyor" deyip geçiştiriyor ama işin aslı öyle değil işte. Merkezdeki o keskin görüş yavaş yavaş gücünü kaybederken, etrafı görebiliyorsunuz ama tam baktığınız yeri bir türlü netleştiremiyorsunuz. Hani birinin yüzüne bakarsınız da gözünü, burnunu seçemezsiniz ya, aynen öyle bir his. Yan taraflar açık, orta taraf ise sisli bir bulut.
Kuru tip diyor doktorlar çoğuna, ağır ağır, yıllar içinde sinsice ilerleyenine yani. Hücreler yavaşça çekiliyor sahneden, geride ufak tefek atıklar bırakarak. Bir de yaş tipi var ki, o biraz daha aceleci, biraz daha telaşlı çıkıyor karşımıza. Yeni ama zayıf kan damarları türeyiveriyor durup dururken, sonra o damarlardan sızan sıvılar merkezi bulandırıyor aniden. Hangisi olursa olsun, aslında ikisi de aynı hikayenin farklı iki yüzü. Biri mum gibi yavaşça eriyor, diğeri ise ansızın sönüveriyor sanki...
Bir düşünün; en son ne zaman bir kitabın sayfalarını keyifle çevirdiniz ya da bir iğne deliğinden ipliği tek seferde geçirebildiniz? Bu hastalık insanın elinden en çok o ince işleri alıyor, hayatın o detaylardaki lezzetini çalıyor maalesef. Gazete okumak işkenceye dönüyor, torununun yüzündeki o minik tebessümü yakalamak imkansızlaşıyor zamanla. Ama pes etmek yok hemen, karamsarlığa kapılmanın da kimseye faydası yok abi ya. Erken fark edilirse, o sızıntıların önüne geçecek, o süreci yavaşlatacak çareler, yollar buluyor modern tıp bir şekilde.
Şimdi size çok basit, evde kendi kendinize yapabileceğiniz bir testten bahsedeceğim, hani şu kareli defter sayfalarına benzeyen Amsler kartları var ya... Karelerin ortasındaki o siyah noktaya tek gözünüzü kapatıp bakacaksınız, çizgiler düz mü duruyor yoksa sağa sola mı kayıyor? Eğer o çizgiler dalgalanmaya, ortadaki boşluk büyümeye başladıysa... İşte tam o an, hiç vakit kaybetmeden bir uzmanın kapısını çalma vaktiniz gelmiş demektir. Yeşillik yiyin derler hep, ıspanak, pırasa, renk renk sebzeler... Gözü besleyen ne varsa sofradan eksik etmemek, o minik noktaya iyi bakmak aslında bütünüyle bizim elimizde.