Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Tartıdaki o lanet sayıya odaklanarak ömrümüzü çürütüyoruz, oysa mesele sadece birkaç gram hafiflemek değil ki! Pazartesi başlayıp çarşamba günü hüsranla biten o meşhur diyetleri hepimiz biliyoruz; vallahi de bıktık, billahi de yorulduk artık bu kısır döngüden. Gerçekten hafiflemek istiyorsak önce şu "yasak" kelimesini hayatımızdan bir çıkaralım abi ya... Kibrit kutusu kadar peynirle, iki tane zeytinle nereye kadar gidebiliriz ki? Kendimize işkence etmeyi bıraktığımız gün, vücudumuz da o inatçı depoları salıvermeye başlayacak zaten, işin sırrı tam olarak burada yatıyor.
Su içmeyi bile bir görev, bir zorunluluk gibi görüyoruz ama akan bir nehrin temizleyemeyeceği hiçbir kir yoktur. Gün boyu ofiste, masanın başında kuruyup gidiyoruz da farkında değiliz; sonra gelsin baş ağrıları, gitsin bitmek bilmeyen o tatlı krizleri... Masanın üzerine o sürahiyi koyacağız arkadaş, başka yolu yok. Vücut susuz kaldığında açlık sinyali gönderirmiş, biz de gidip hemen en yakın fırına koşuyoruz tabii... Bir bardağın içine iki dilim limon atmak, belki biraz taze nane eklemek bu kadar zor olmamalı.
Paketli gıdaların o renkli, ışıltılı dünyası aslında tam bir tuzak, hepimizi can evimizden vuruyorlar. Market raflarında "diyet" yazan o bisküvilerin arkasını hiç okuduk mu, içindeki katkı maddelerini, saklanmış şekerleri hiç fark ettik mi acaba? Doğadan uzaklaştıkça ağırlaşıyoruz, toprağa ve dalından kopana yaklaştıkça hafifliyoruz sanki... Annelerimizin o mis kokulu ev yemekleri, tencerede ağır ağır pişen sebzeler dururken neden hep o hazır paketlere gidiyor elimiz? Gerçek gıdayla beslenmek, kendimize verebileceğimiz en güzel, en samimi hediye aslında.
Uykusuz geçen bir gecenin sabahında kendimizi neden hep fırının önünde, o sıcacık poğaçaların kokusuna kapılmış buluyoruz dersiniz? Bilim istediği kadar hormonlardan, leptinden, ghrelinden bahsetsin; biz işin pratiğine bakalım, uykusunu alamayan insan mutsuz olur ve mutsuz insan sürekli yer. Gece yarısı televizyon karşısında saatlerce pineklemek yerine, bedeni erkenden nadasa bırakmak gerekiyor bazen... Karanlık oda, sessiz bir ortam ve derin bir uyku... İşte mucize ilaç bu kadar basit aslında, gidip uzaklarda aramaya gerek yok.
Hareket etmeyi spor salonlarına binlerce lira dökmek, o makinelerin üzerinde helak olmak sanıyoruz ama yanılıyoruz. Her gün yarım saatlik o tatlı akşam yürüyüşleri, asansör yerine merdivene yönelmek, markete giderken yolu biraz uzatmak... Hangimiz yapıyoruz bunu hakkıyla, hangimiz bahanelerin arkasına sığınmıyoruz ki? Bedenimiz hareket etmek için tasarlanmış, onu koltuklara mahkum ettikçe paslanıyor, ağırlaşıyor ve nihayetinde isyan ediyor... Adım atmaktan korkmamak lazım, yavaş da olsa o yol elbet yürünür.
Su içmeyi bile bir görev, bir zorunluluk gibi görüyoruz ama akan bir nehrin temizleyemeyeceği hiçbir kir yoktur. Gün boyu ofiste, masanın başında kuruyup gidiyoruz da farkında değiliz; sonra gelsin baş ağrıları, gitsin bitmek bilmeyen o tatlı krizleri... Masanın üzerine o sürahiyi koyacağız arkadaş, başka yolu yok. Vücut susuz kaldığında açlık sinyali gönderirmiş, biz de gidip hemen en yakın fırına koşuyoruz tabii... Bir bardağın içine iki dilim limon atmak, belki biraz taze nane eklemek bu kadar zor olmamalı.
Paketli gıdaların o renkli, ışıltılı dünyası aslında tam bir tuzak, hepimizi can evimizden vuruyorlar. Market raflarında "diyet" yazan o bisküvilerin arkasını hiç okuduk mu, içindeki katkı maddelerini, saklanmış şekerleri hiç fark ettik mi acaba? Doğadan uzaklaştıkça ağırlaşıyoruz, toprağa ve dalından kopana yaklaştıkça hafifliyoruz sanki... Annelerimizin o mis kokulu ev yemekleri, tencerede ağır ağır pişen sebzeler dururken neden hep o hazır paketlere gidiyor elimiz? Gerçek gıdayla beslenmek, kendimize verebileceğimiz en güzel, en samimi hediye aslında.
Uykusuz geçen bir gecenin sabahında kendimizi neden hep fırının önünde, o sıcacık poğaçaların kokusuna kapılmış buluyoruz dersiniz? Bilim istediği kadar hormonlardan, leptinden, ghrelinden bahsetsin; biz işin pratiğine bakalım, uykusunu alamayan insan mutsuz olur ve mutsuz insan sürekli yer. Gece yarısı televizyon karşısında saatlerce pineklemek yerine, bedeni erkenden nadasa bırakmak gerekiyor bazen... Karanlık oda, sessiz bir ortam ve derin bir uyku... İşte mucize ilaç bu kadar basit aslında, gidip uzaklarda aramaya gerek yok.
Hareket etmeyi spor salonlarına binlerce lira dökmek, o makinelerin üzerinde helak olmak sanıyoruz ama yanılıyoruz. Her gün yarım saatlik o tatlı akşam yürüyüşleri, asansör yerine merdivene yönelmek, markete giderken yolu biraz uzatmak... Hangimiz yapıyoruz bunu hakkıyla, hangimiz bahanelerin arkasına sığınmıyoruz ki? Bedenimiz hareket etmek için tasarlanmış, onu koltuklara mahkum ettikçe paslanıyor, ağırlaşıyor ve nihayetinde isyan ediyor... Adım atmaktan korkmamak lazım, yavaş da olsa o yol elbet yürünür.