Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen sonbahar, mutfaktaki o gıcırdayan sandalyeye oturmuş, elimdeki şekersiz filtre kahvenin bardağa bıraktığı tortuya bakıyordum; bedenimin de tam olarak o dipte biriken, tortulaşmış ve hareket etmek istemeyen ağır hissi taşıdığını fark ettiğim an işte tam o andı. İnsan kendi biyolojisiyle inatlaşmaya başladığında, yani o tartıdaki sayıyı bir takıntı haline getirdiğinde aslında kendi hücresel dengesine, hani o tıp dünyasının homeostaz dediği o muhteşem iç dengeye karşı savaş açmış oluyor. Vallahi de billahi de bu savaşı kazanan henüz çıkmadı abi. Vücut dediğimiz o muazzam makine, siz onu açlıkla tehdit ettiğinizde yağ hücrelerini (yani adipositleri) korumak için hemen savunma moduna geçiyor, metabolizma hızını öyle bir düşürüyor ki... Sonra ne mi oluyor? Aç kalarak verdiğimiz o üç beş kilo, ilk normal yemekte katlanarak geri geliyor; çünkü glikojen depoları boşalınca kaybolan şey yağ değil, sadece su ve kas dokusu oluyor aslında.
Fırından yeni çıkmış sıcak bir ekmeğin kokusu sokaktaki herkesi aynı anda cezbederken, benim aklımda sadece o ekmeğin içindeki nişastanın vücudumuzda nasıl glikoza dönüştüğü ve pankreasımızın buna nasıl bir insülin yanıtı verdiği sorusu dönüp duruyordu. Beslenme dediğimiz şeyi sadece kalori hesabı, bir matematik formülü gibi görmek en büyük hata belki de, yok yok kesinlikle en büyük hata. İnsülin hormonu kanda sürekli yüksek seyrettiğinde, vücudun o depolanmış yağları yakma süreci, yani teknik adıyla lipoliz mekanizması tamamen bloke oluyor. Yani siz ne kadar az yerseniz yiyin, eğer yediğiniz şey kan şekerinizi bir hız treni gibi yukarı fırlatıyorsa, o yağlar orada kalmaya, kalçaya ve göbeğe tutunmaya devam ediyor maalesef. Hücrelerin kapısını çalan insülin anahtarını doğru kullanmayı öğrenmediğimiz sürece, yani o karbonhidrat döngüsünü kırmadıkça zayıflamak sadece bir hayalden ibaret kalıyor...
Sabahın köründe, henüz güneş bile dağların arkasından yüzünü göstermemişken parkta hırsla koşan o ter içindeki insanları izlerken içimden hep "Acaba gerçekten doğru mu yapıyorlar?" diye geçirmekten kendimi alamıyorum. Egzersiz yapmak, hele ki o çılgın kardiyo seansları, kortizol dediğimiz o stres hormonunu tavan yaptırdığında faydadan çok zarar getirebiliyor bazen. Vücut yüksek
Fırından yeni çıkmış sıcak bir ekmeğin kokusu sokaktaki herkesi aynı anda cezbederken, benim aklımda sadece o ekmeğin içindeki nişastanın vücudumuzda nasıl glikoza dönüştüğü ve pankreasımızın buna nasıl bir insülin yanıtı verdiği sorusu dönüp duruyordu. Beslenme dediğimiz şeyi sadece kalori hesabı, bir matematik formülü gibi görmek en büyük hata belki de, yok yok kesinlikle en büyük hata. İnsülin hormonu kanda sürekli yüksek seyrettiğinde, vücudun o depolanmış yağları yakma süreci, yani teknik adıyla lipoliz mekanizması tamamen bloke oluyor. Yani siz ne kadar az yerseniz yiyin, eğer yediğiniz şey kan şekerinizi bir hız treni gibi yukarı fırlatıyorsa, o yağlar orada kalmaya, kalçaya ve göbeğe tutunmaya devam ediyor maalesef. Hücrelerin kapısını çalan insülin anahtarını doğru kullanmayı öğrenmediğimiz sürece, yani o karbonhidrat döngüsünü kırmadıkça zayıflamak sadece bir hayalden ibaret kalıyor...
Sabahın köründe, henüz güneş bile dağların arkasından yüzünü göstermemişken parkta hırsla koşan o ter içindeki insanları izlerken içimden hep "Acaba gerçekten doğru mu yapıyorlar?" diye geçirmekten kendimi alamıyorum. Egzersiz yapmak, hele ki o çılgın kardiyo seansları, kortizol dediğimiz o stres hormonunu tavan yaptırdığında faydadan çok zarar getirebiliyor bazen. Vücut yüksek