Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Erkeklerin yaşı ilerledikçe vücutta bazı şeyler sessiz sedasız değişmeye başlar, kimisi bunu şans eseri fark eder kimisi de iş işten geçtikten sonra anlar işte. Prostat kanseri de tam olarak böyle sinsi bir misafir gibi kapıyı çalar, erken evrelerde neredeyse hiç ses çıkarmaz ama zamanla hayatın ritmini tamamen altüst edebilir. Hani bazen insan "sakın başıma gelmesin" diye düşünür ya, hepsi o korkunun tam ortasında şekillenir aslında. Tıp dünyası bu illetle baş edebilmek için yıllardır elinden geleni yapıyor, cerrahisinden ışınına kadar binbir türlü yol deniyor da yine de her hastanın hikayesi kendine has bir roman gibi bambaşka yazılıyor.
Ameliyat masasına yatmak, o soğuk odanın kokusunu içine çekmek her yiğidin harcı değildir biliyorsun. Radikal prostatektomi dedikleri o büyük operasyonda hekimler neredeyse tüm prostat dokusunu, etrafındaki bezlerle beraber adeta inceden inceye dantel örer gibi temizlemeye çalışırlar. Kimi zaman kapalı yöntemle yani robotik cerrahiyle bu işi hallederler ki bu hastanın toparlanma süreci açısından adeta piyango vurmuş gibi bir şeydir. Tabii her şey masada bitmiyor, ameliyat sonrası o adaptasyon dönemi insanı baştan aşağı sınar, valla, bazen sabır taş çatlar da adam yine de hayata tutunur.
Işın tedavisi yani radyoterapi ise sanki görünmez bir kuvvetin vücudu dışarıdan ya da içeriden kuşatması gibidir. Cerrahiye uygun olmayan ya da bıçak altına yatmak istemeyen hastalar için bu yöntem adeta bir can simidi, bir çıkış kapısı olarak masada durur. Cihazlar vızır vızır çalışırken hasta masada hareketsiz yatar, dışarıdan bakınca pek bir şey anlamazsın ama içeride adeta atom savaşı yaşanır. Yan etkileri de az buz değildir hani, yorgunluk mudur dersin, halsizlik mi, insanı adeta bitap düşürür ama günün sonunda o kanser hücrelerini püskürtmek için bazen bu ateşi göze almak şart olur.
Hormon tedavisi işin içine girdiğinde ise erkeğin adeta kimyasıyle oynanır, vücuttaki testosteron seviyesi baskılanarak tümörün eli kolu bağlanmaya çalışılır. Ne bileyim, hormonların düşmesiyle birlikte gelen o ani sıcak basmaları, ruh halindeki dalgalanmalar insanı çileden çıkarır ama hekimler "bunu yapmak zorundayız" derler mecbur. Kimi zaman iğnelerle kimi zaman haplarla yürütülen bu süreç, kanserin büyüme hızını adeta yavaşlatan bir fren mekanizması gibi görev yapar. İnsan bazen kendisini tuhaf bir boşlukta hisseder, sanki o eski dinamik günleri geride bırakmış da başka bir bedende yaşamaya başlamış gibi...
İleri evrelerde ise kemoterapi kapıyı çalar ve o zehirli ama şifalı ilaçlar damardan vücuda zerk edilmeye başlanır. Saçların dökülmesi, midenin bulanması, o hastane koridorlarındaki ağır koku... Vallahi düşünmesi bile insanı ürkütmeye yeter de artar bile. Doktorlar ellerindeki en güçlü silahı masaya sürerler çünkü artık kaybedecek vakit kalmamıştır, her saniye çok kıymetlidir. Hasta o yorgun haliyle bile "yarın ne olacak" diye düşünmekten kendini alamaz, içindeki o umut ışığı bazen zayıflasa da hiçbir zaman tamamen sönmez.
Aktif izlem denen bir yöntem var ki o da işin en kafa karıştırıcı ama bir o kadar mantıklı kısmıdır. Her kanser agresif olacak diye bir kural yok ya, bazıları adeta uyuyan dev gibidir, onları rahat bırakmak en iyisidir belki de. Doktorlar düzenli aralıklarla tahlil yapar, biyopsi sonuçlarını inceler ve hastayı yakından takip ederler. İnsan ilk başta "benim vücudumda kanser var ama doktorlar hiçbir şey yapmıyor" diye endişeden delirir gibi olur, sonradan işin aslını anlar ve derin bir "oh" çeker. Her tedavi herkese uymaz, herkesin parmak izi gibi hastalığı da kendine hastır sonuçta.
Ameliyat masasına yatmak, o soğuk odanın kokusunu içine çekmek her yiğidin harcı değildir biliyorsun. Radikal prostatektomi dedikleri o büyük operasyonda hekimler neredeyse tüm prostat dokusunu, etrafındaki bezlerle beraber adeta inceden inceye dantel örer gibi temizlemeye çalışırlar. Kimi zaman kapalı yöntemle yani robotik cerrahiyle bu işi hallederler ki bu hastanın toparlanma süreci açısından adeta piyango vurmuş gibi bir şeydir. Tabii her şey masada bitmiyor, ameliyat sonrası o adaptasyon dönemi insanı baştan aşağı sınar, valla, bazen sabır taş çatlar da adam yine de hayata tutunur.
Işın tedavisi yani radyoterapi ise sanki görünmez bir kuvvetin vücudu dışarıdan ya da içeriden kuşatması gibidir. Cerrahiye uygun olmayan ya da bıçak altına yatmak istemeyen hastalar için bu yöntem adeta bir can simidi, bir çıkış kapısı olarak masada durur. Cihazlar vızır vızır çalışırken hasta masada hareketsiz yatar, dışarıdan bakınca pek bir şey anlamazsın ama içeride adeta atom savaşı yaşanır. Yan etkileri de az buz değildir hani, yorgunluk mudur dersin, halsizlik mi, insanı adeta bitap düşürür ama günün sonunda o kanser hücrelerini püskürtmek için bazen bu ateşi göze almak şart olur.
Hormon tedavisi işin içine girdiğinde ise erkeğin adeta kimyasıyle oynanır, vücuttaki testosteron seviyesi baskılanarak tümörün eli kolu bağlanmaya çalışılır. Ne bileyim, hormonların düşmesiyle birlikte gelen o ani sıcak basmaları, ruh halindeki dalgalanmalar insanı çileden çıkarır ama hekimler "bunu yapmak zorundayız" derler mecbur. Kimi zaman iğnelerle kimi zaman haplarla yürütülen bu süreç, kanserin büyüme hızını adeta yavaşlatan bir fren mekanizması gibi görev yapar. İnsan bazen kendisini tuhaf bir boşlukta hisseder, sanki o eski dinamik günleri geride bırakmış da başka bir bedende yaşamaya başlamış gibi...
İleri evrelerde ise kemoterapi kapıyı çalar ve o zehirli ama şifalı ilaçlar damardan vücuda zerk edilmeye başlanır. Saçların dökülmesi, midenin bulanması, o hastane koridorlarındaki ağır koku... Vallahi düşünmesi bile insanı ürkütmeye yeter de artar bile. Doktorlar ellerindeki en güçlü silahı masaya sürerler çünkü artık kaybedecek vakit kalmamıştır, her saniye çok kıymetlidir. Hasta o yorgun haliyle bile "yarın ne olacak" diye düşünmekten kendini alamaz, içindeki o umut ışığı bazen zayıflasa da hiçbir zaman tamamen sönmez.
Aktif izlem denen bir yöntem var ki o da işin en kafa karıştırıcı ama bir o kadar mantıklı kısmıdır. Her kanser agresif olacak diye bir kural yok ya, bazıları adeta uyuyan dev gibidir, onları rahat bırakmak en iyisidir belki de. Doktorlar düzenli aralıklarla tahlil yapar, biyopsi sonuçlarını inceler ve hastayı yakından takip ederler. İnsan ilk başta "benim vücudumda kanser var ama doktorlar hiçbir şey yapmıyor" diye endişeden delirir gibi olur, sonradan işin aslını anlar ve derin bir "oh" çeker. Her tedavi herkese uymaz, herkesin parmak izi gibi hastalığı da kendine hastır sonuçta.