Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahları marşa bastığınızda o tanıdık, tok dizel sesinin arkasından gelen hafif bir uğultu... Gösterge panelinde aniden beliren ya da için için yanan o malum ışık, aslında arabanızın size gizliden gizliye bir şeyler anlatma çabasıdır. Dizel partikül filtresi, yani bizim şu meşhur DPF, kendi kendine temizlenmeye çalışırken egzozdan hafif bir koku yayar, devir saati kendi kendine yükselir ve siz o an arabanın içinde bir şeylerin ters gittiğini hissedersiniz. Sürekli rejenerasyon moduna giren bir araç, tıpkı bitmek bilmeyen bir grip salgınına yakalanmış gibi sürekli halsizdir, yakıtı adeta içer ve bir türlü o eski rahat nefes alan günlerine dönemez. Egzoz sisteminin içindeki o gözenekli yapı kurumla öylesine dolmuştur ki, bilgisayar sürekli "yak şu pisliği" komutu gönderir ama döngü bir türlü tamamlanamaz. İşte bu kısırdöngü başladığında, motorun arkasındaki o sessiz feryadı duymak gerekir.
Şehir içi trafiğinde dur-kalk yaparken, o canım dizel motorların aslında ne kadar büyük bir yük altında kaldığını çoğumuz göz ardı ediyoruz. Motor yeterli çalışma sıcaklığına ulaşamadan varacağımız yere varıyoruz, stop ediyoruz ve ertesi gün aynı işkenceyi arabaya baştan çektiriyoruz. DPF'nin o biriken kurumları yakabilmesi için egzoz gazının yüksek bir sıcaklığa, tabiri caizse bir fırın kıvamına gelmesi şart. Siz tam temizlik başlayacakken kontağı kapattığınızda, sistem yarım kalıyor; ertesi gün yine, sonraki gün yine... Bir süre sonra araba artık isyan bayrağını çekip, "Ben her fırsatta bu temizliği yapacağım," demeye başlıyor ve siz kendinizi bitmek bilmeyen bir rejenerasyon sürecinin içinde buluyorsunuz. Kısa mesafeli sürüşler, modern dizellerin en büyük düşmanıdır desek yeridir.
İşin aslı, sadece sürüş alışkanlıkları da değil mesele; bazen motorun kalbine giren o yakıtın kalitesi veya yanlış seçilen bir motor yağı bile bu filtreyi felç etmeye yeter. Düşük kaliteli yakıtlar yandığında arkalarında o kadar ağır ve yapışkan bir kurum bırakır ki, filtrenin gözenekleri adeta çimento dökülmüş gibi tıkanır. Bir de üstüne "nasıl olsa yağdır" diyerek DPF uyumlu olmayan, kül oranı yüksek sıradan yağlar kullanıldıysa, o filtrenin ömründen ömür gitmiş demektir. Arabanın ciğerlerine sürekli duman üfleyen bu kalitesiz bileşenler, sistemin kendi kendini temizleme mekanizmasını tamamen yanıltır. Haliyle araç, ne kadar yüksek devirde sürerseniz sürün o kurumları bir türlü yakıp kül haline getiremez ve temizlik döngüsünden çıkamaz.
Peki ya o her şeyi kontrol eden, filtrenin önündeki ve arkasındaki basıncı ölçen minik sensörler bozulduysa? Fark basınç sensörü adı verilen bu küçük parça, filtre dolmadığı halde dolmuş gibi sinyal gönderip beyni kandırıyor olabilir. Araba aslında tertemiz bir filtreye sahipken bile sensörün yanlış ölçümü yüzünden sürekli "temizlik yap" emri alıyor ve gereksiz yere yakıt püskürterek egzozu ısıtmaya çalışıyor. Usta usta gezmeden önce, bilgisayara bağlandığında ilk bakılması gereken yerlerden biri bu sensörlerin canlı verileridir. Bazen devasa masraflar çıkaracağını düşündüğünüz o büyük arıza, sadece ucu oksitlenmiş bir kablodan ya da ömrünü tamamlamış minik bir elektronik parçadan ibaret çıkabilir...
Motorun ön tarafında, gözle görülmeyen bir yerlerde yaşanan gizli bir hava sızıntısı da bu derdin gizli ortağı olabilir. Turbo hortumlarında oluşan küçücük bir çatlak, motora giren hava miktarını azaltır ve zengin karışım dediğimiz, bol yakıtlı az havalı bir yanmaya sebep olur. Bu dengesiz yanma ise normalin katbekat üstünde siyah duman ve kurum demektir; yani filtreye taşınamayacak kadar ağır bir yük biner. Siz arkada filtrenin sürekli çalıştığını görürsünüz ama asıl suçlu motorun önünde, turbonun hemen çıkışındaki o sinsi çatlaktır. Egzozdaki sorunu çözerken her zaman motorun nefes aldığı ilk noktadan başlamak, insanı gereksiz harcamalardan kurtaran en mantıklı yoldur.
Böyle durumlarda hemen sanayiye koşup filtreyi tamamen iptal ettirmek ya da hemen en pahalı değişim yoluna gitmek yerine, arabayı biraz dinlemek ve doğru teşhisi koymak en güzeli. Belki de sadece motoru yüksek devirde, otobanda yarım saat kadar açık bir yolda sürmek, o yarım kalan döngülerin tamamlanmasını sağlayacaktır. Ya da enjektörlerin işeme yapıp yapmadığını kontrol ettirmek, filtrenin geleceğini kurtarabilir. Unutmamak gerekir ki, araba aslında kendi dilinde bizimle konuşur; sürekli rejenerasyon da "Beni biraz rahat bırak, doğru dürüst nefes aldır" demenin en açık yoludur.
Şehir içi trafiğinde dur-kalk yaparken, o canım dizel motorların aslında ne kadar büyük bir yük altında kaldığını çoğumuz göz ardı ediyoruz. Motor yeterli çalışma sıcaklığına ulaşamadan varacağımız yere varıyoruz, stop ediyoruz ve ertesi gün aynı işkenceyi arabaya baştan çektiriyoruz. DPF'nin o biriken kurumları yakabilmesi için egzoz gazının yüksek bir sıcaklığa, tabiri caizse bir fırın kıvamına gelmesi şart. Siz tam temizlik başlayacakken kontağı kapattığınızda, sistem yarım kalıyor; ertesi gün yine, sonraki gün yine... Bir süre sonra araba artık isyan bayrağını çekip, "Ben her fırsatta bu temizliği yapacağım," demeye başlıyor ve siz kendinizi bitmek bilmeyen bir rejenerasyon sürecinin içinde buluyorsunuz. Kısa mesafeli sürüşler, modern dizellerin en büyük düşmanıdır desek yeridir.
İşin aslı, sadece sürüş alışkanlıkları da değil mesele; bazen motorun kalbine giren o yakıtın kalitesi veya yanlış seçilen bir motor yağı bile bu filtreyi felç etmeye yeter. Düşük kaliteli yakıtlar yandığında arkalarında o kadar ağır ve yapışkan bir kurum bırakır ki, filtrenin gözenekleri adeta çimento dökülmüş gibi tıkanır. Bir de üstüne "nasıl olsa yağdır" diyerek DPF uyumlu olmayan, kül oranı yüksek sıradan yağlar kullanıldıysa, o filtrenin ömründen ömür gitmiş demektir. Arabanın ciğerlerine sürekli duman üfleyen bu kalitesiz bileşenler, sistemin kendi kendini temizleme mekanizmasını tamamen yanıltır. Haliyle araç, ne kadar yüksek devirde sürerseniz sürün o kurumları bir türlü yakıp kül haline getiremez ve temizlik döngüsünden çıkamaz.
Peki ya o her şeyi kontrol eden, filtrenin önündeki ve arkasındaki basıncı ölçen minik sensörler bozulduysa? Fark basınç sensörü adı verilen bu küçük parça, filtre dolmadığı halde dolmuş gibi sinyal gönderip beyni kandırıyor olabilir. Araba aslında tertemiz bir filtreye sahipken bile sensörün yanlış ölçümü yüzünden sürekli "temizlik yap" emri alıyor ve gereksiz yere yakıt püskürterek egzozu ısıtmaya çalışıyor. Usta usta gezmeden önce, bilgisayara bağlandığında ilk bakılması gereken yerlerden biri bu sensörlerin canlı verileridir. Bazen devasa masraflar çıkaracağını düşündüğünüz o büyük arıza, sadece ucu oksitlenmiş bir kablodan ya da ömrünü tamamlamış minik bir elektronik parçadan ibaret çıkabilir...
Motorun ön tarafında, gözle görülmeyen bir yerlerde yaşanan gizli bir hava sızıntısı da bu derdin gizli ortağı olabilir. Turbo hortumlarında oluşan küçücük bir çatlak, motora giren hava miktarını azaltır ve zengin karışım dediğimiz, bol yakıtlı az havalı bir yanmaya sebep olur. Bu dengesiz yanma ise normalin katbekat üstünde siyah duman ve kurum demektir; yani filtreye taşınamayacak kadar ağır bir yük biner. Siz arkada filtrenin sürekli çalıştığını görürsünüz ama asıl suçlu motorun önünde, turbonun hemen çıkışındaki o sinsi çatlaktır. Egzozdaki sorunu çözerken her zaman motorun nefes aldığı ilk noktadan başlamak, insanı gereksiz harcamalardan kurtaran en mantıklı yoldur.
Böyle durumlarda hemen sanayiye koşup filtreyi tamamen iptal ettirmek ya da hemen en pahalı değişim yoluna gitmek yerine, arabayı biraz dinlemek ve doğru teşhisi koymak en güzeli. Belki de sadece motoru yüksek devirde, otobanda yarım saat kadar açık bir yolda sürmek, o yarım kalan döngülerin tamamlanmasını sağlayacaktır. Ya da enjektörlerin işeme yapıp yapmadığını kontrol ettirmek, filtrenin geleceğini kurtarabilir. Unutmamak gerekir ki, araba aslında kendi dilinde bizimle konuşur; sürekli rejenerasyon da "Beni biraz rahat bırak, doğru dürüst nefes aldır" demenin en açık yoludur.