Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Klinikten içeri adım attığım an burnuma çalınan o keskin dezenfektan kokusu, çocukluğumun dişçi koltuğu kabuslarını tek tek tetiklemeye yetmişti; saniyeler içinde "Benim burada ne işim var?" sorgulamasına çoktan başlamıştım bile. Kimse kimseyi kandırmasın, günün sonunda kafanıza yüzlerce iğne batırılacak ve bu düşünce bile insanı terletiyor. Acı var mı, yok mu? Vallahi billahi dürüst olacağım: O ilk lokal anestezi iğneleri canınızı öyle bir yakıyor ki içinizden galaksiler arası bir küfür savurmak geliyor. Ama hani derler ya, her şey topu topu beş dakika sürüyor, sonra kafanız adeta bir beton blok gibi hissizleşiyor...
Aynanın karşısına geçip saç çizgimi çizen o havalı doktorun özgüvenli bakışları bana bir anlığına her şeyin çocuk oyuncağı olduğunu hissettirmişti ama kazın ayağı hiç de öyle değilmiş. Yani şimdi durup dururken "Sıfır acı, kesinlikle bir şey hissetmeyeceksiniz" diyen o süslü klinik reklamlarına inanacak kadar saf mıyız abi? İğne vurulurken o sızıyı, o baskıyı iliklerinize kadar hissedeceksiniz, bunu kafanıza şimdiden sokun. İşlem esnasında canınız yanmıyor belki ama saatlerce aynı pozisyonda kıpırdamadan yatmanın verdiği o sırt ağrısı... Neyse, o kadarını da sineye çekeceksiniz artık.
En yakın arkadaşım Hakan’ın ekimden sonraki ilk gece telefonda "Kafamda sanki bir ordu davul çalıyor" diye inlemesini dün gibi hatırlıyorum; adam resmen acıdan uyuyamamıştı. Operasyon bitip de o uyuşturucunun etkisi yavaş yavaş geçmeye başladığında, gerçek dünya ile sert bir şekilde yüzleşiyorsunuz. Kafanızda zonklayan, uykudan uyandıran sinsi bir sızı başlıyor ki sormayın. Ağrı kesicileri düzenli içmezseniz ilk iki geceyi kendinize zehir edersiniz, benden söylemesi. Bir de o ense bölgesindeki donör alanın gerginliği, yanma hissi...
Kafasında koca bir bandajla, gözleri şişmiş bir halde metrobüste millete çarpa çarpa giden o adamı gördüğümde, bu işin sadece fiziksel değil, ciddi bir psikolojik savaş olduğunu da anlamıştım aslında. İlk hafta o kafayı korumak, yastığa değdirmemek için akla karayı seçiyorsunuz; her an ekilen köklere bir şey olacak korkusu insanı deli ediyor. Yani işin özü, asıl ağrı kafada değil, o bitmek bilmeyen "Acaba tuttu mu, acaba zarar verdim mi?" kaygısında yatıyor. Kendinizi sürekli aynada incelemekten, milimetre hesapları yapmaktan harap edeceksiniz...
Ameliyathanedeki o soğuk metal masaya uzandığımda arkada çalan kısık sesli radyoda neşeli bir şarkı vardı ama benim içimdeki fırtınayı görseler kesin cenaze marşı çalarlardı. Cesaretinizi toplayıp o koltuğa oturmak bu işin en zor, en sancılı kısmı aslında. Fiziksel sızı geçiyor, kabuklar dökülüyor, geriye sadece sabretmek kalıyor. Eğer o aynadaki seyrek saçlar canınızı her gün biraz daha sıkıyorsa, birkaç günlük o can sıkıcı sızıyı göze alacaksınız; başka yolu yok, bu kadar net.
Aynanın karşısına geçip saç çizgimi çizen o havalı doktorun özgüvenli bakışları bana bir anlığına her şeyin çocuk oyuncağı olduğunu hissettirmişti ama kazın ayağı hiç de öyle değilmiş. Yani şimdi durup dururken "Sıfır acı, kesinlikle bir şey hissetmeyeceksiniz" diyen o süslü klinik reklamlarına inanacak kadar saf mıyız abi? İğne vurulurken o sızıyı, o baskıyı iliklerinize kadar hissedeceksiniz, bunu kafanıza şimdiden sokun. İşlem esnasında canınız yanmıyor belki ama saatlerce aynı pozisyonda kıpırdamadan yatmanın verdiği o sırt ağrısı... Neyse, o kadarını da sineye çekeceksiniz artık.
En yakın arkadaşım Hakan’ın ekimden sonraki ilk gece telefonda "Kafamda sanki bir ordu davul çalıyor" diye inlemesini dün gibi hatırlıyorum; adam resmen acıdan uyuyamamıştı. Operasyon bitip de o uyuşturucunun etkisi yavaş yavaş geçmeye başladığında, gerçek dünya ile sert bir şekilde yüzleşiyorsunuz. Kafanızda zonklayan, uykudan uyandıran sinsi bir sızı başlıyor ki sormayın. Ağrı kesicileri düzenli içmezseniz ilk iki geceyi kendinize zehir edersiniz, benden söylemesi. Bir de o ense bölgesindeki donör alanın gerginliği, yanma hissi...
Kafasında koca bir bandajla, gözleri şişmiş bir halde metrobüste millete çarpa çarpa giden o adamı gördüğümde, bu işin sadece fiziksel değil, ciddi bir psikolojik savaş olduğunu da anlamıştım aslında. İlk hafta o kafayı korumak, yastığa değdirmemek için akla karayı seçiyorsunuz; her an ekilen köklere bir şey olacak korkusu insanı deli ediyor. Yani işin özü, asıl ağrı kafada değil, o bitmek bilmeyen "Acaba tuttu mu, acaba zarar verdim mi?" kaygısında yatıyor. Kendinizi sürekli aynada incelemekten, milimetre hesapları yapmaktan harap edeceksiniz...
Ameliyathanedeki o soğuk metal masaya uzandığımda arkada çalan kısık sesli radyoda neşeli bir şarkı vardı ama benim içimdeki fırtınayı görseler kesin cenaze marşı çalarlardı. Cesaretinizi toplayıp o koltuğa oturmak bu işin en zor, en sancılı kısmı aslında. Fiziksel sızı geçiyor, kabuklar dökülüyor, geriye sadece sabretmek kalıyor. Eğer o aynadaki seyrek saçlar canınızı her gün biraz daha sıkıyorsa, birkaç günlük o can sıkıcı sızıyı göze alacaksınız; başka yolu yok, bu kadar net.