Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllarca klinikte bana gelen danışanların gözünde hep aynı suçluluk duygusunu gördüm; az yiyemiyorum, iradem zayıf diye kendilerini hırpalayıp duruyorlar. Vallahi durum hiç de öyle sandığınız gibi basit değil abi, bu iş sadece bir boğazı tutma meselesi olsaydı ortalıkta bu kadar çaresiz insan kalmazdı. İşin arkasında vücudun o karmaşık kimyası, özellikle de tokluk hissini yöneten leptin hormonuyla açlık sinyali veren ghrelin arasındaki o bitmek bilmeyen savaş yatıyor. Bir kere bu denge bozulmaya görsün, beyniniz sürekli kıtlıktaymış gibi davranmaya başlıyor ve siz ne yaparsanız yapın kendinizi o buzdolabının önünde buluyorsunuz...
Şöyle bir etrafınıza baksanıza, hangimiz gün içinde gerçekten hareket ediyoruz ki artık? Koltuğumuzdan kalkmadan market alışverişi yapıyoruz, asansörler olmasa üçüncü kata çıkmaya üşeniyoruz ve bu hareketsiz yaşam tarzı bizi sinsice ele geçiriyor. Vücut dediğimiz bu muazzam makine aslında hareket etmek, enerjiyi yakmak üzerine tasarlanmış ama biz onu sürekli rölantide çalıştırıp üstüne bir de yüksek oktanlı yakıt yüklüyoruz. Akşama kadar masabaşında oturup, eve gelince de televizyon karşısında yayılmak... Eee, sonra bu kadar enerji nereye gidecek? Tabii ki depolanacak, kaçarı yok.
Süpermarket raflarında arkasını okumadan sepete attığımız o paketli gıdalar var ya, işte asıl baş belamız onlar. İçine koydukları o fruktoz şurubu, koruyucular ve yapay tatlandırıcılar resmen beynimizin "doydum" mekanizmasını felç etmek için tasarlanmış gibi. Doğal beslenmeyi o kadar uzun zaman önce unuttuk ki, artık gerçek yiyeceklerin tadı bile bize yavan geliyor. Rafine karbonhidratlar kan şekerini bir anda göklere çıkarıp hemen ardından tabana vurduruyor; sonra gelsin ani tatlı krizleri, gitsin el ayak titremeleri.
Stresli olduğunuzda neden canınız hep o hamurlu, şekerli şeyleri çekiyor sanıyorsunuz? Çünkü kronik stres altındayken böbrek üstü bezlerimizden kortizol denen o hain hormon salgılanıyor ve bu hormon doğrudan göbek bölgesinde yağ depolanmasını emrediyor. Hayat koşturmacası, geçim derdi, iş stresi derken her gün bir kimyasal çorbanın içinde yüzüyoruz resmen. Kendinizi sakinleştirmek için sığındığınız o çikolatalar aslında geçici birer yara bandı, uzun vadede ise omuzlarımıza binen ekstra yükler...
Gece yatağa girdiğinizde telefonla oynamayı bırakıp gerçekten uyuyor musunuz, yoksa sabaha kadar uykusuz mu kalıyorsunuz? Yetersiz uyku uyuduğunuzda vücut kendini tamir edemediği gibi, ertesi gün canınızın daha kalorili ve karbonhidratlı şeyler istemesine sebep olan o hormonal dengesizliği de kucağınıza bırakıveriyor. Kaliteli bir uyku uyumayan insanın metabolizması yavaşlar, bu bilimsel bir gerçek. Kendinize yapacağınız en büyük iyiliklerden biri, o odadaki tüm ışıkları kapatıp günde en az yedi saat deliksiz uyumak olmalı.
Bazen de ne yaparsanız yapın, iş dönüp dolaşıp o doğduğunuz evin mutfağına, yani genetiğinize dayanıyor. Anne babanızda obezite geçmişi varsa, sizin de bu eğilimle doğmuş olmanız çok yüksek ihtimal ama bu asla bir kader değil, sadece oyuna bir sıfır geride başladığınız anlamına geliyor. Genetik tabancayı doldurur, çevre ise tetiği çeker derler; yani yaşam tarzınızı değiştirerek o tetiğin çekilmesini her zaman engelleyebilirsiniz. Kendinize haksızlık etmeyi bırakın, biyolojinizi tanıyıp ona göre oyun kurun...
Şöyle bir etrafınıza baksanıza, hangimiz gün içinde gerçekten hareket ediyoruz ki artık? Koltuğumuzdan kalkmadan market alışverişi yapıyoruz, asansörler olmasa üçüncü kata çıkmaya üşeniyoruz ve bu hareketsiz yaşam tarzı bizi sinsice ele geçiriyor. Vücut dediğimiz bu muazzam makine aslında hareket etmek, enerjiyi yakmak üzerine tasarlanmış ama biz onu sürekli rölantide çalıştırıp üstüne bir de yüksek oktanlı yakıt yüklüyoruz. Akşama kadar masabaşında oturup, eve gelince de televizyon karşısında yayılmak... Eee, sonra bu kadar enerji nereye gidecek? Tabii ki depolanacak, kaçarı yok.
Süpermarket raflarında arkasını okumadan sepete attığımız o paketli gıdalar var ya, işte asıl baş belamız onlar. İçine koydukları o fruktoz şurubu, koruyucular ve yapay tatlandırıcılar resmen beynimizin "doydum" mekanizmasını felç etmek için tasarlanmış gibi. Doğal beslenmeyi o kadar uzun zaman önce unuttuk ki, artık gerçek yiyeceklerin tadı bile bize yavan geliyor. Rafine karbonhidratlar kan şekerini bir anda göklere çıkarıp hemen ardından tabana vurduruyor; sonra gelsin ani tatlı krizleri, gitsin el ayak titremeleri.
Stresli olduğunuzda neden canınız hep o hamurlu, şekerli şeyleri çekiyor sanıyorsunuz? Çünkü kronik stres altındayken böbrek üstü bezlerimizden kortizol denen o hain hormon salgılanıyor ve bu hormon doğrudan göbek bölgesinde yağ depolanmasını emrediyor. Hayat koşturmacası, geçim derdi, iş stresi derken her gün bir kimyasal çorbanın içinde yüzüyoruz resmen. Kendinizi sakinleştirmek için sığındığınız o çikolatalar aslında geçici birer yara bandı, uzun vadede ise omuzlarımıza binen ekstra yükler...
Gece yatağa girdiğinizde telefonla oynamayı bırakıp gerçekten uyuyor musunuz, yoksa sabaha kadar uykusuz mu kalıyorsunuz? Yetersiz uyku uyuduğunuzda vücut kendini tamir edemediği gibi, ertesi gün canınızın daha kalorili ve karbonhidratlı şeyler istemesine sebep olan o hormonal dengesizliği de kucağınıza bırakıveriyor. Kaliteli bir uyku uyumayan insanın metabolizması yavaşlar, bu bilimsel bir gerçek. Kendinize yapacağınız en büyük iyiliklerden biri, o odadaki tüm ışıkları kapatıp günde en az yedi saat deliksiz uyumak olmalı.
Bazen de ne yaparsanız yapın, iş dönüp dolaşıp o doğduğunuz evin mutfağına, yani genetiğinize dayanıyor. Anne babanızda obezite geçmişi varsa, sizin de bu eğilimle doğmuş olmanız çok yüksek ihtimal ama bu asla bir kader değil, sadece oyuna bir sıfır geride başladığınız anlamına geliyor. Genetik tabancayı doldurur, çevre ise tetiği çeker derler; yani yaşam tarzınızı değiştirerek o tetiğin çekilmesini her zaman engelleyebilirsiniz. Kendinize haksızlık etmeyi bırakın, biyolojinizi tanıyıp ona göre oyun kurun...