Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Bizim toplumda kilo meselesi her zaman sadece bir boğazı tutamama hikayesi olarak görüldü, oysa işin arka planındaki o devasa metabolik kilitlenmeyi yıllarca gazete haberlerinde anlatmaya çalıştım durdum. Bakmayın siz milletin "az ye, biraz hareket et düzelirsin" deyip kestirip atmasına; obezite cerrahisi dedikleri şey tam olarak o biyolojik kilitlenmişliği patlatıp açan bir son çare müdahalesidir aslında. Vücut bir kere o yüksek kilo eşiğini aştı mı, leptin hormonu direnciydi, insülin dalgalanmasıydı derken kendi kendini sabote eden amansız bir döngüye giriyor ve işte orada ne irade kalıyor ne de hırs. Hani derler ya bıçak kemiğe dayandı diye, tam da öyle bir noktada cerrahlar giriyor devreye; midenin büyük bir kısmını alıp o iştah hormonu salgılayan gizli merkezi vücuttan söküp çıkartıyorlar. Vallahi billahi dışarıdan bakıldığı kadar kolay bir ameliyat değildir bu, mideyi küçültünce zihindeki o eski acıkma alışkanlığı şak diye kesilmiyor ki...
Peki her fazla kilosu olan, giydiği kıyafete sığamayan insan gidip kendini bu neşterin altına yatırmalı mı yani? Hiç sanmıyorum, hatta aksine hastanelerde geçirdiğim o eski muhabirlik yıllarımda bu işe sırf estetik bir kestirme yol gözüyle bakıp sonrasında pişmanlıktan kafasını duvarlara vuran o kadar çok insan gördüm ki. Ameliyat masasına yatmak işin sadece yüzde yirmilik kısmı, geriye kalan o kocaman yüzde sekseni ise hayatı en baştan yazma cesaretidir abi. Kitle indeksin kırkın üzerine çıkmışsa, eklemlerin artık o yükü taşıyamayıp feryat ediyorsa, şeker hastalığı kapını çalmışsa eyvallah, cerrahi orada senin için hayat kurtaran bir can simidine dönüşür. Fakat ameliyattan sonra o eski porsiyonları, o gece yarısı atıştırmalıklarını hayal etmeye devam edeceksen, ne bileyim o neşter sana mucize vaat etmez...
Hangi yöntemin seçileceği meselesi ise ayrı bir uzmanlık labirenti, tüp mide mi dersin yoksa gastrik bypass mı der işin içinden çıkamazsın. Midenin muz gibi boylamasına kesilip çıkartıldığı sleeve gastrektomi yani tüp mide yöntemi bugün en popüler olanı çünkü anatomik emilimi bozmadan sadece hacmi daraltıyor, insan fıtratına biraz daha yakın duruyor sanki. Bypass tarafında ise olay sadece hacim küçültmekle kalmıyor, bağırsakların rotası değiştirilip emilim de azaltılıyor ki bu da vücuda giren gıdaların yarı yarıya çöpe gitmesi demek. Bazen hastalarıma soruyorum, gerçekten hayat boyu vitamin haplarına bağımlı kalmaya, her yemekten sonra vücudun tepkilerini ölçmeye hazır mısınız diye; çünkü her iki yolun da kendine göre ağır bedelleri, ciddi yükümlülükleri var. Doğru yöntemi seçmek bir nevi gelecekteki yaşam kalitenizle kumar oynamamak demektir, doktorunuzla baş başa verip anatomik gerçeklerinizi masaya yatırmalısınız...
Ameliyat bitti, dikişler kaynadı, tartıdaki rakamlar hızla aşağı kaymaya başladı peki ya sonraki o zihinsel bocalama süreci ne olacak? Beyin yıllarca alıştığı o yüksek kalori komasından aniden mahrum kalınca resmen yasa giriyor, o eski haz duygusunu arayıp duruyor insan günlerce. Yemeğin bir beslenme aracı değil de bir kaçış, bir terapi niyetine kullanıldığı o eski günler geride kaldığında hasta kendini büyük bir boşluğun içinde bulabiliyor ki işin bu tarafı pek konuşulmaz hastane koridorlarında. İşte tam da bu noktada disiplin devreye girmeli, protein odaklı yeni bir beslenme düzeni hayatın tam merkezine oturtulmalı, su içmek bile bir ritüele dönüştürülmeli. Kendinize yeni bir yaşam mimarisi çizmek zorundasınız, aksi halde o küçülen mide zamanla tekrar esneyebilir, o giden kilolar tıpış tıpış geri gelebilir...
Peki her fazla kilosu olan, giydiği kıyafete sığamayan insan gidip kendini bu neşterin altına yatırmalı mı yani? Hiç sanmıyorum, hatta aksine hastanelerde geçirdiğim o eski muhabirlik yıllarımda bu işe sırf estetik bir kestirme yol gözüyle bakıp sonrasında pişmanlıktan kafasını duvarlara vuran o kadar çok insan gördüm ki. Ameliyat masasına yatmak işin sadece yüzde yirmilik kısmı, geriye kalan o kocaman yüzde sekseni ise hayatı en baştan yazma cesaretidir abi. Kitle indeksin kırkın üzerine çıkmışsa, eklemlerin artık o yükü taşıyamayıp feryat ediyorsa, şeker hastalığı kapını çalmışsa eyvallah, cerrahi orada senin için hayat kurtaran bir can simidine dönüşür. Fakat ameliyattan sonra o eski porsiyonları, o gece yarısı atıştırmalıklarını hayal etmeye devam edeceksen, ne bileyim o neşter sana mucize vaat etmez...
Hangi yöntemin seçileceği meselesi ise ayrı bir uzmanlık labirenti, tüp mide mi dersin yoksa gastrik bypass mı der işin içinden çıkamazsın. Midenin muz gibi boylamasına kesilip çıkartıldığı sleeve gastrektomi yani tüp mide yöntemi bugün en popüler olanı çünkü anatomik emilimi bozmadan sadece hacmi daraltıyor, insan fıtratına biraz daha yakın duruyor sanki. Bypass tarafında ise olay sadece hacim küçültmekle kalmıyor, bağırsakların rotası değiştirilip emilim de azaltılıyor ki bu da vücuda giren gıdaların yarı yarıya çöpe gitmesi demek. Bazen hastalarıma soruyorum, gerçekten hayat boyu vitamin haplarına bağımlı kalmaya, her yemekten sonra vücudun tepkilerini ölçmeye hazır mısınız diye; çünkü her iki yolun da kendine göre ağır bedelleri, ciddi yükümlülükleri var. Doğru yöntemi seçmek bir nevi gelecekteki yaşam kalitenizle kumar oynamamak demektir, doktorunuzla baş başa verip anatomik gerçeklerinizi masaya yatırmalısınız...
Ameliyat bitti, dikişler kaynadı, tartıdaki rakamlar hızla aşağı kaymaya başladı peki ya sonraki o zihinsel bocalama süreci ne olacak? Beyin yıllarca alıştığı o yüksek kalori komasından aniden mahrum kalınca resmen yasa giriyor, o eski haz duygusunu arayıp duruyor insan günlerce. Yemeğin bir beslenme aracı değil de bir kaçış, bir terapi niyetine kullanıldığı o eski günler geride kaldığında hasta kendini büyük bir boşluğun içinde bulabiliyor ki işin bu tarafı pek konuşulmaz hastane koridorlarında. İşte tam da bu noktada disiplin devreye girmeli, protein odaklı yeni bir beslenme düzeni hayatın tam merkezine oturtulmalı, su içmek bile bir ritüele dönüştürülmeli. Kendinize yeni bir yaşam mimarisi çizmek zorundasınız, aksi halde o küçülen mide zamanla tekrar esneyebilir, o giden kilolar tıpış tıpış geri gelebilir...