Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Obezite ameliyatı kararı öyle bir çırpıda alınan cinsten değil hani, insan önce kendi içinde büyük bir hesaplaşma yaşıyor vallahi billahi.
Hastanenin kapısından içeri ilk adımınızı attığınız o an, kafanızda deli sorularla dolu oluyor tabii; acaba hangi tahliller istenecek, ya korktuğum bir şey çıkarsa diye insan içten içe kendini yiyor işte.
Doktor karşınıza geçip de o uzun tetkik listesini uzattığında, hani sanki bir dağa tırmanacak gibi hissediyor adam kendini, nefesi kesiliyor insanın birden.
Kan tahlilleriyle başlıyorlar işe, kolunuzdan o minik tüplere dolan her damla kan aslında gelecekteki hafifliğinizin ilk resmi belgesi oluyor, ne tuhaf değil mi?
Şeker yüklemesinden tutun da karaciğer enzimlerinin en kuytu köşesine kadar her şey inceleniyor, çünkü vücut bu büyük yüke dayanabilecek mi diye bizzat bakmak gerekiyor.
Endoskopi lafı bile insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor biliyorum, hortumu yutma fikri kimin hoşuna gider ki zaten.
Ama o mideye kameralarla şöyle bir yakından bakılması şart oğlum, içeride gizli bir ülser var mı yoksa başka bir sürprizle mi karşılaşacağız anlasınlar diye mecburuz buna.
Akciğer grafisi ve kalbin elektro su derken, o metal masaya uzandığınızda kendinizi bir uzay üssünde sanıyorsunuz vallahi.
Nefes darlığı çekenlerin solunum testine girmesi var bir de, ciğerlerin kapasitesi ölçülürken üfledikçe üfleyesiniz geliyor ama bir süre sonra tıkanıp kalıyorsunuz öylece.
Diyetisyenle yapılan o uzun sohbetler var ya, asıl en zorlu test bence o masada başlıyor, çünkü kafa olarak hazır mısın buna diye ruhunuzu tartıyorlar adeta.
Bütün bu koşturmaca bittiğinde, elinizde o kalın dosyayla hastane koridorunda yürürken, hayatınızın en büyük virajını dönmek üzere olduğunuzu çok daha net anlıyorsunuz hakikaten.
Hastanenin kapısından içeri ilk adımınızı attığınız o an, kafanızda deli sorularla dolu oluyor tabii; acaba hangi tahliller istenecek, ya korktuğum bir şey çıkarsa diye insan içten içe kendini yiyor işte.
Doktor karşınıza geçip de o uzun tetkik listesini uzattığında, hani sanki bir dağa tırmanacak gibi hissediyor adam kendini, nefesi kesiliyor insanın birden.
Kan tahlilleriyle başlıyorlar işe, kolunuzdan o minik tüplere dolan her damla kan aslında gelecekteki hafifliğinizin ilk resmi belgesi oluyor, ne tuhaf değil mi?
Şeker yüklemesinden tutun da karaciğer enzimlerinin en kuytu köşesine kadar her şey inceleniyor, çünkü vücut bu büyük yüke dayanabilecek mi diye bizzat bakmak gerekiyor.
Endoskopi lafı bile insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor biliyorum, hortumu yutma fikri kimin hoşuna gider ki zaten.
Ama o mideye kameralarla şöyle bir yakından bakılması şart oğlum, içeride gizli bir ülser var mı yoksa başka bir sürprizle mi karşılaşacağız anlasınlar diye mecburuz buna.
Akciğer grafisi ve kalbin elektro su derken, o metal masaya uzandığınızda kendinizi bir uzay üssünde sanıyorsunuz vallahi.
Nefes darlığı çekenlerin solunum testine girmesi var bir de, ciğerlerin kapasitesi ölçülürken üfledikçe üfleyesiniz geliyor ama bir süre sonra tıkanıp kalıyorsunuz öylece.
Diyetisyenle yapılan o uzun sohbetler var ya, asıl en zorlu test bence o masada başlıyor, çünkü kafa olarak hazır mısın buna diye ruhunuzu tartıyorlar adeta.
Bütün bu koşturmaca bittiğinde, elinizde o kalın dosyayla hastane koridorunda yürürken, hayatınızın en büyük virajını dönmek üzere olduğunuzu çok daha net anlıyorsunuz hakikaten.