Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Duvardaki saatin tıkırtısı bir noktadan sonra beyninizin içinde balyoz gibi patlamaya başlıyor, değil mi? Hani şu mutfak tezgahında biriken üç beş parça bulaşık gözünüzde Everest Dağı kadar büyür ya bazen... İşte tam o sırada insan kendine soruyor: "Ben mi çok abartıyorum, yoksa cidden devreler mi yandı?" Kendimizi kandırma hızımız ışık hızını geçeli çok oldu vallahi, her şeye "geçici bir dönem" deyip halının altına süpürmek en kolayı çünkü. Ama o halının altı öyle bir doluyor ki, en sonunda ayağınız takılıp kendi yarattığınız o çöplüğün ortasına yüzüstü kapaklanıyorsunuz. Bir uzmanın kapısını çalmak için illa aklını yitirme noktasına gelmek gerekmiyor; bazen sadece o biriken tozların altında nefes alamadığınızı fark ettiğiniz an, o an tam sırasıdır işte.
Kapıyı çekip çıktığınızda her gün yürüdüğünüz o sokak birdenbire yabancı bir gezegene dönüşüverir; insanlar, sesler, o bitmek bilmeyen korna gürültüsü üstünüze üstünüze gelir. Eskiden kahkahalarla güldüğünüz arkadaş grubunuzun muhabbeti artık sadece kulağınızı tırmalayan anlamsız bir uğultudan ibarettir. İnsan neden kendi kabuğuna çekilir ki durup dururken, dünyayı mı değiştiremeyeceğini anlar yoksa kendinden mi ümidi keser? Kimseyle konuşmak istemezsin, telefon ekranına düşen her bildirim sanki sırtına yüklenen yeni bir taş çuvalıdır... İçindeki o derin sessizlik dışarıdaki tüm gürültüyü bastırdığında, bir yerlerde bir şeylerin ciddi şekilde kırıldığını kabul etmek gerekir artık. Kendini dünyadan tamamen yalıtmak bir dinlenme biçimi değildir dostum, bu resmen ruhun kendi kendini karantinaya almasıdır.
Gece yarısı yatakta dönüp dururken gözün tavandaki o ufacık çatlağa takılır ve sabaha kadar o çatlağın içinde kendi hayatının muhasebesini yaparsın. Uyku dediğin şey artık bir dinlenme aracı değil, adeta bir kaçış rampası ya da tam tersi, kabuslarla dolu bir işkence odası haline gelmiştir. Uykunun dengesi bir kere şaştı mı, insanın zihnindeki o hassas ayarlar da birer birer dökülmeye başlıyor. Günlerce kafayı yataktan kaldıramamakla, geceler boyu gözünü kırpmadan sabahı etmek aynı dertten beslenir aslında; ikisi de içeride kopan fırtınanın dışa vurumudur. Bu uyku meselesini hafife almayın abi, eğer yastıkla aranızdaki ilişki bir savaşa döndüyse, o cephede tek başınıza mücadele edemezsiniz.
Geçen gün markette sıradayken önümdeki adam sırf kasiyere soru sordu diye içimden adamın üzerine atlama isteği geldi, öyle bir öfke patlaması ki tarifi yok. Durup dururken gelen o tahammülsüzlük, en ufak bir pürüzde dünyayı yakacakmış gibi hissetmek cidden normal mi sizce? Eskiden sineye çekeceğiniz şeyler şimdi içinizde nükleer bir reaksiyon başlatıyorsa, motor su kaynatıyor demektir. Sinir sistemimiz o kadar geriliyor ki, en ufak bir dokunuşta tel gibi kopmaya hazır hale geliyoruz. Bu kontrolsüz öfke nöbetleri ya da hemen ardından gelen o anlamsız suçluluk hissi, aslında ruhun "yardım et" diye çığlık atma şeklidir...
Bardağı taşıran son damla her zaman o kadar büyüleyici veya trajik olmak zorunda değil; bazen sadece elinden düşen bir plastik kaşık yüzünden oturup saatlerce ağlarsın. İnsanın kendi duyguları üzerindeki kontrolünü yavaş yavaş kaybetmesi, bir freni patlamış kamyonun yokuş aşağı gidişini izlemek gibidir. Bugün ağlarsın, yarın hiçbir şey hissetmezsin, öbür gün ise tamamen boşluğa bakarsın. Duygusal dalgalanmaların bu kadar sert ve öngörülemez olması, iç mekanizmanın artık tek başına bu yükü kaldıramadığının en net kanıtıdır. Kendinize acımayı bırakıp, bu karmaşanın içinden çıkmak için profesyonel bir elin uzanmasına izin vermek zorundasınız.
Kapıyı çekip çıktığınızda her gün yürüdüğünüz o sokak birdenbire yabancı bir gezegene dönüşüverir; insanlar, sesler, o bitmek bilmeyen korna gürültüsü üstünüze üstünüze gelir. Eskiden kahkahalarla güldüğünüz arkadaş grubunuzun muhabbeti artık sadece kulağınızı tırmalayan anlamsız bir uğultudan ibarettir. İnsan neden kendi kabuğuna çekilir ki durup dururken, dünyayı mı değiştiremeyeceğini anlar yoksa kendinden mi ümidi keser? Kimseyle konuşmak istemezsin, telefon ekranına düşen her bildirim sanki sırtına yüklenen yeni bir taş çuvalıdır... İçindeki o derin sessizlik dışarıdaki tüm gürültüyü bastırdığında, bir yerlerde bir şeylerin ciddi şekilde kırıldığını kabul etmek gerekir artık. Kendini dünyadan tamamen yalıtmak bir dinlenme biçimi değildir dostum, bu resmen ruhun kendi kendini karantinaya almasıdır.
Gece yarısı yatakta dönüp dururken gözün tavandaki o ufacık çatlağa takılır ve sabaha kadar o çatlağın içinde kendi hayatının muhasebesini yaparsın. Uyku dediğin şey artık bir dinlenme aracı değil, adeta bir kaçış rampası ya da tam tersi, kabuslarla dolu bir işkence odası haline gelmiştir. Uykunun dengesi bir kere şaştı mı, insanın zihnindeki o hassas ayarlar da birer birer dökülmeye başlıyor. Günlerce kafayı yataktan kaldıramamakla, geceler boyu gözünü kırpmadan sabahı etmek aynı dertten beslenir aslında; ikisi de içeride kopan fırtınanın dışa vurumudur. Bu uyku meselesini hafife almayın abi, eğer yastıkla aranızdaki ilişki bir savaşa döndüyse, o cephede tek başınıza mücadele edemezsiniz.
Geçen gün markette sıradayken önümdeki adam sırf kasiyere soru sordu diye içimden adamın üzerine atlama isteği geldi, öyle bir öfke patlaması ki tarifi yok. Durup dururken gelen o tahammülsüzlük, en ufak bir pürüzde dünyayı yakacakmış gibi hissetmek cidden normal mi sizce? Eskiden sineye çekeceğiniz şeyler şimdi içinizde nükleer bir reaksiyon başlatıyorsa, motor su kaynatıyor demektir. Sinir sistemimiz o kadar geriliyor ki, en ufak bir dokunuşta tel gibi kopmaya hazır hale geliyoruz. Bu kontrolsüz öfke nöbetleri ya da hemen ardından gelen o anlamsız suçluluk hissi, aslında ruhun "yardım et" diye çığlık atma şeklidir...
Bardağı taşıran son damla her zaman o kadar büyüleyici veya trajik olmak zorunda değil; bazen sadece elinden düşen bir plastik kaşık yüzünden oturup saatlerce ağlarsın. İnsanın kendi duyguları üzerindeki kontrolünü yavaş yavaş kaybetmesi, bir freni patlamış kamyonun yokuş aşağı gidişini izlemek gibidir. Bugün ağlarsın, yarın hiçbir şey hissetmezsin, öbür gün ise tamamen boşluğa bakarsın. Duygusal dalgalanmaların bu kadar sert ve öngörülemez olması, iç mekanizmanın artık tek başına bu yükü kaldıramadığının en net kanıtıdır. Kendinize acımayı bırakıp, bu karmaşanın içinden çıkmak için profesyonel bir elin uzanmasına izin vermek zorundasınız.