Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Yastıkta biriken o tek bir tel bile bazen insanın içini sebepsizce cız ettirmeye yeter ya, hele bir de sonbaharın o serin rüzgarı kapıya dayandığında... Tarakta kalanları gördükçe "Acaba kel mi kalıyorum, ne oluyor bana?" paniği sarmasın benliğinizi. Bedenimiz, doğanın o sessiz ritmine sandığımızdan çok daha derin bir bağla itaat ediyor aslında. Hani ağaçlar nasıl yapraklarını tek tek, hiç acele etmeden, o mağrur hüzünle toprağa bırakır ya; işte bizim saçlarımız da tam olarak bu kadim döngünün bir parçası. Vallahi bak, bünye mevsim geçişini hissettiği an o kökler kendini bir nebze rölantiye alıyor, yapacak hiçbir şey yok.
Dökülen her teli bir kayıp, bir yenilgi gibi görüp kendinizi heder etmeyin akşamları aynanın karşısında. Bazen saç tellerimiz de yorulur, dinlenmek ister, yenisine yer açmak için izin ister sizden... Büyüme evresini tamamlayan o yorgun tellerin vedasıdır bu, fırtınada savrulan kurumuş yapraklar misali. Sürecin doğallığını kabullenmek, o içimizdeki anlamsız telaşı yatıştırmanın ilk adımı belki de. Bırakın giden gitsin ki; alttan o taptaze, diri ve daha güçlü olanlar hayat bulabilsin.
Aynaya her baktığınızda parmaklarınızı saçlarınızın arasında gezdirip kaç tel geldi diye saymak... Abi yok böyle bir işkence, insan kendi kendini bitirir mi durduk yere? Günde yüz tele kadar olan o dökülmeler, tıp dünyasının biyolojik sınırlar içinde kabul ettiği gayet normal bir yenilenme fısıltısı sadece. Zihninizi o felaket senaryolarıyla doldurmak yerine, bedeninize biraz zaman tanımayı deneseniz nasıl olur? Stres dedikleri o sinsi düşman, dökülmeyen saçı bile bir gecede kökünden sarsar, bunu sakın unutmayın.
Sonbaharda ya da ilkbaharın o kararsız günlerinde güneş ışığının açısı değişiyor, hormonal dengemiz hafifçe sarsılıyor sanki. Vücut, iklimin bu ani virajlarına uyum sağlamaya çalışırken en gözden çıkarılabilir gördüğü dokudan, yani saçtan biraz tasarruf ediyor zannımca. Haklı da adamlar bir bakıma, hayati organlar dururken saç tellerini beslemek ikincil kalıyor o kriz anlarında. Yani anlayacağınız; o banyodaki giderin tıkanması bir hastalık belirtisi değil, metabolizmanın mevsim değişikliğine verdiği o doğal, o insani tepki.
Gidip en pahalı şampuanları, mucizevi olduğu iddia edilen o kimyasal serumları stoklamak geliyor içimizden öyle değil mi? Yapmayın, valla paranıza da yazık, o narin saç derinizin dengesine de... Kimyasallara boğmak yerine, kökleri içeriden besleyecek doğru bir beslenme rutinine odaklanmak en büyük iyilik olacaktır. B vitamini, çinko, belki biraz da demir desteği; ama hepsinden önemlisi o baş bölgesindeki kan dolaşımını canlandıracak hafif, şefkatli bir masaj. Saç derinize göstereceğiniz o ufak ihtimam, mevsimin yıpratıcı etkisini bir pamuk gibi yumuşatacaktır zamanla.
Aylarca süren, dur durak bilmeyen ve yamalar halinde kafa derisini açıkta bırakan bir dökülme varsa eğer ortada... İşte orada biraz durup düşünmek, bir uzmanın kapısını çalmak icap edebilir elbette. Ama sadece mevsim döndü diye, yapraklar sarardı diye dökülen üç beş tel için uykuları kaçırmak? İçinizi ferah tutun; mevsimler nasıl dönüp dolaşıp yine bahara varıyorsa, o saçlar da yine aynı canlılıkla taçlandıracaktır başınızı...
Dökülen her teli bir kayıp, bir yenilgi gibi görüp kendinizi heder etmeyin akşamları aynanın karşısında. Bazen saç tellerimiz de yorulur, dinlenmek ister, yenisine yer açmak için izin ister sizden... Büyüme evresini tamamlayan o yorgun tellerin vedasıdır bu, fırtınada savrulan kurumuş yapraklar misali. Sürecin doğallığını kabullenmek, o içimizdeki anlamsız telaşı yatıştırmanın ilk adımı belki de. Bırakın giden gitsin ki; alttan o taptaze, diri ve daha güçlü olanlar hayat bulabilsin.
Aynaya her baktığınızda parmaklarınızı saçlarınızın arasında gezdirip kaç tel geldi diye saymak... Abi yok böyle bir işkence, insan kendi kendini bitirir mi durduk yere? Günde yüz tele kadar olan o dökülmeler, tıp dünyasının biyolojik sınırlar içinde kabul ettiği gayet normal bir yenilenme fısıltısı sadece. Zihninizi o felaket senaryolarıyla doldurmak yerine, bedeninize biraz zaman tanımayı deneseniz nasıl olur? Stres dedikleri o sinsi düşman, dökülmeyen saçı bile bir gecede kökünden sarsar, bunu sakın unutmayın.
Sonbaharda ya da ilkbaharın o kararsız günlerinde güneş ışığının açısı değişiyor, hormonal dengemiz hafifçe sarsılıyor sanki. Vücut, iklimin bu ani virajlarına uyum sağlamaya çalışırken en gözden çıkarılabilir gördüğü dokudan, yani saçtan biraz tasarruf ediyor zannımca. Haklı da adamlar bir bakıma, hayati organlar dururken saç tellerini beslemek ikincil kalıyor o kriz anlarında. Yani anlayacağınız; o banyodaki giderin tıkanması bir hastalık belirtisi değil, metabolizmanın mevsim değişikliğine verdiği o doğal, o insani tepki.
Gidip en pahalı şampuanları, mucizevi olduğu iddia edilen o kimyasal serumları stoklamak geliyor içimizden öyle değil mi? Yapmayın, valla paranıza da yazık, o narin saç derinizin dengesine de... Kimyasallara boğmak yerine, kökleri içeriden besleyecek doğru bir beslenme rutinine odaklanmak en büyük iyilik olacaktır. B vitamini, çinko, belki biraz da demir desteği; ama hepsinden önemlisi o baş bölgesindeki kan dolaşımını canlandıracak hafif, şefkatli bir masaj. Saç derinize göstereceğiniz o ufak ihtimam, mevsimin yıpratıcı etkisini bir pamuk gibi yumuşatacaktır zamanla.
Aylarca süren, dur durak bilmeyen ve yamalar halinde kafa derisini açıkta bırakan bir dökülme varsa eğer ortada... İşte orada biraz durup düşünmek, bir uzmanın kapısını çalmak icap edebilir elbette. Ama sadece mevsim döndü diye, yapraklar sarardı diye dökülen üç beş tel için uykuları kaçırmak? İçinizi ferah tutun; mevsimler nasıl dönüp dolaşıp yine bahara varıyorsa, o saçlar da yine aynı canlılıkla taçlandıracaktır başınızı...