Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllarca tartıdaki o ibreyle savaşmış, her pazartesi yeni bir hayata başlayıp çarşamba akşamı pes etmiş biri olarak söylüyorum: Vücudunuz size ihanet etmiyor, sadece sizinle konuşmaya çalışıyor. Biz ise genellikle o fısıltıları duymak yerine ona daha çok yükleniyoruz. Az yiyorum, deli gibi spor yapıyorum ama tık yok diyorsanız, belki de sorun tabağınızdakilerden çok daha derindedir... Kafadaki o bitmek bilmeyen gürültü, uykusuz geçen geceler, sürekli bir şeylere yetişme telaşı metabolizmayı öyle bir kilitler ki. Vallahi billahi, bazen sadece derin bir nefes alıp durmak, o çok sıkı diyet listelerinden çok daha şifalıdır.
Bedenimiz, kıtlık zamanlarından kalma o eski, ilkel hayatta kalma yazılımını hâlâ gururla çalıştırıyor. Siz kaloriyi çılgınlar gibi kısıtladığınızda, o akıllı mekanizma "Eyvah, dışarıda kıtlık var, elimdeki her şeyi korumalıyım" diyerek yağ hücrelerine sımsıkı sarılıyor. Yani aslında kendinizi aç bırakarak metabolizmanızı korumaya değil, onu tam bir savunma moduna almaya zorluyorsunuz. Hani o meşhur "az yiyerek zayıflama" yalanı var ya... İşte tam olarak burada çöküyor sistem. Kendi bindiğimiz dalı kesiyoruz farkında olmadan.
Hormonların o muazzam, gizemli dengesini hesaba katmadan atılan her adım, karanlıkta yön bulmaya çalışmaya benzer. Tiroidiniz biraz yavaş çalışıyordur, insülininiz gün içinde sürekli zikzaklar çiziyordur ya da kortizol seviyeniz tavan yapmıştır... Böyle bir iç iklimde kilo kaybetmeyi beklemek, fırtınalı bir denizde sakin bir liman aramaktan farksızdır aslında. Önce içerideki o hormonal fırtınayı dindirmek, vücuda güvende olduğunu hissettirmek gerekiyor. Bir bilseniz, o çok kızdığımız hormonlar aslında sadece bizi hayatta tutmaya çalışan sadık dostlarımız...
Su içmeyi unuttuğumuz, kahve ve çayla günü geçiştirdiğimiz o yoğun günlerin faturasını hücrelerimiz çok ağır ödüyor. Vücut, susuz kaldığında metabolik atıkları temizleyemez ve adeta bir bataklığa dönüşür; bu durumda yağ yakımı nasıl gerçekleşsin ki? Çoğu zaman açlık hissettiğimizi sandığımız o anlar, aslında hücrelerin feryat figan su istemesinden başka bir şey değildir. Bir bardak su içip beklemek... Bazen mucize dediğimiz şey bu kadar basittir abi ya.
Hareket etmeyi sadece spor salonundaki o sıkıcı bantta yürümek sanıyorsak, bu oyunu baştan kaybetmişiz demektir. Günlük hayatın içine yayılmamış, masa başında geçen on saatin ardından yapılan o zoraki bir saatlik antrenman metabolizmayı canlandırmaya yetmiyor maalesef. Önemli olan asansör yerine merdiveni seçmek, markete yürüyerek gitmek, yani hayatın ritmine aktif olarak katılmak. Vücudu sürekli tetikte ve canlı tutmak gerekiyor ki o da pasını üzerinden atabilsin. Yoksa haftada üç gün spor salonuna gidip geri kalan zamanda hiç kıpırdamamak...
Bedenimiz, kıtlık zamanlarından kalma o eski, ilkel hayatta kalma yazılımını hâlâ gururla çalıştırıyor. Siz kaloriyi çılgınlar gibi kısıtladığınızda, o akıllı mekanizma "Eyvah, dışarıda kıtlık var, elimdeki her şeyi korumalıyım" diyerek yağ hücrelerine sımsıkı sarılıyor. Yani aslında kendinizi aç bırakarak metabolizmanızı korumaya değil, onu tam bir savunma moduna almaya zorluyorsunuz. Hani o meşhur "az yiyerek zayıflama" yalanı var ya... İşte tam olarak burada çöküyor sistem. Kendi bindiğimiz dalı kesiyoruz farkında olmadan.
Hormonların o muazzam, gizemli dengesini hesaba katmadan atılan her adım, karanlıkta yön bulmaya çalışmaya benzer. Tiroidiniz biraz yavaş çalışıyordur, insülininiz gün içinde sürekli zikzaklar çiziyordur ya da kortizol seviyeniz tavan yapmıştır... Böyle bir iç iklimde kilo kaybetmeyi beklemek, fırtınalı bir denizde sakin bir liman aramaktan farksızdır aslında. Önce içerideki o hormonal fırtınayı dindirmek, vücuda güvende olduğunu hissettirmek gerekiyor. Bir bilseniz, o çok kızdığımız hormonlar aslında sadece bizi hayatta tutmaya çalışan sadık dostlarımız...
Su içmeyi unuttuğumuz, kahve ve çayla günü geçiştirdiğimiz o yoğun günlerin faturasını hücrelerimiz çok ağır ödüyor. Vücut, susuz kaldığında metabolik atıkları temizleyemez ve adeta bir bataklığa dönüşür; bu durumda yağ yakımı nasıl gerçekleşsin ki? Çoğu zaman açlık hissettiğimizi sandığımız o anlar, aslında hücrelerin feryat figan su istemesinden başka bir şey değildir. Bir bardak su içip beklemek... Bazen mucize dediğimiz şey bu kadar basittir abi ya.
Hareket etmeyi sadece spor salonundaki o sıkıcı bantta yürümek sanıyorsak, bu oyunu baştan kaybetmişiz demektir. Günlük hayatın içine yayılmamış, masa başında geçen on saatin ardından yapılan o zoraki bir saatlik antrenman metabolizmayı canlandırmaya yetmiyor maalesef. Önemli olan asansör yerine merdiveni seçmek, markete yürüyerek gitmek, yani hayatın ritmine aktif olarak katılmak. Vücudu sürekli tetikte ve canlı tutmak gerekiyor ki o da pasını üzerinden atabilsin. Yoksa haftada üç gün spor salonuna gidip geri kalan zamanda hiç kıpırdamamak...