Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Aynadaki o yabancıya bakıp "Biz ne ara bu hale geldik?" dediğin o kırılma anı... İşte her şey tam olarak orada, o derin sessizlikte başlıyor abi.
Ketojenik diyet dedikleri şey aslında vücudu bir nevi şoklama sanatı; karbonhidratı tamamen kesip sistemi yağla beslemek üzerine kurulu bir hayatta kalma mücadelesi.
Vücut o kadar alışmış ki glikoza, ilk birkaç gün resmen isyan ediyor, başın çatlıyor, dizlerinin bağı çözülüyor... Ama sabredince geçiyor vallahi.
Karbonhidrat bitince ne oluyor biliyor musun? Vücut mecburen içerideki o yıllanmış yağ depolarına saldırmaya başlıyor, ketozis dedikleri o mucizevi evreye giriyorsun nihayet.
Yıllarca "Yağ yeme, kilo alırsın" diye beynimizi yıkadılar ya, işin aslı hiç de öyle değilmiş meğer.
Tabakta bolca zeytinyağı, avokado, yumurta ve parça et görmek insanı psikolojik olarak da acayip rahatlatıyor, garip bir tokluk hissi geliyor oturuyor göğsüne.
Ama o ekmek yok mu o ekmek... Kokusu burnuna geldikçe insanın içi sızlıyor bazen, insanız sonuçta irade bir yere kadar dayanıyor.
Hızlıca gidiyor o ilk kilolar, tartıdaki rakamlar aşağı doğru yuvarlandıkça içindeki o umutsuz çocuk yeniden neşeyle zıplamaya başlıyor.
Giden aslında çoğunlukla su ve ödem oluyor ilk etapta, hemen havaya girmemek lazım tabii...
Halsizlik gidiyor, yerine acayip bir berraklık, bitmek bilmeyen bir enerji geliyor ki sorma; sanki beynimin içindeki o sis bulutu dağılmış gibi.
Peki, bu sürdürülebilir bir yaşam tarzı mı derseniz... İşte orası tam bir muamma.
Sosyal hayatı resmen baltalıyor bu sistem, dışarıda arkadaşlarınla bir kahve içmeye çıksan bile her şeyin içindeki karbonhidratı hesaplar oluyorsun, insanı yoruyor bir süre sonra.
Karaciğeri, böbrekleri yormadan, o biyokimyasal dengeyi bozmadan bu yolda yürümek gerçekten büyük bir uzmanlık ve dikkat gerektiriyor.
Bir kibrit kutusu peynirle zayıflama devri kapandı artık, şimdi hücrelerin dilinden anlama vakti...
Kendini sürekli bir şeylerden mahrum bırakma hissi... İnsanı en çok yıpratan, geceleri uykusuz bırakan o suçluluk duygusu değil mi zaten?
Eğer bu ağır protein ve yağ yükünü hayatına adapte edebilirsen, evet, o kilolar gerçekten gidiyor, hem de hiç açlık çekmeden.
Yine de kalbinin sesini dinle, bedenini dinle... Çünkü hiçbir tartı sonucu senin iç huzurundan daha değerli olamaz bu hayatta.
Ketojenik diyet dedikleri şey aslında vücudu bir nevi şoklama sanatı; karbonhidratı tamamen kesip sistemi yağla beslemek üzerine kurulu bir hayatta kalma mücadelesi.
Vücut o kadar alışmış ki glikoza, ilk birkaç gün resmen isyan ediyor, başın çatlıyor, dizlerinin bağı çözülüyor... Ama sabredince geçiyor vallahi.
Karbonhidrat bitince ne oluyor biliyor musun? Vücut mecburen içerideki o yıllanmış yağ depolarına saldırmaya başlıyor, ketozis dedikleri o mucizevi evreye giriyorsun nihayet.
Yıllarca "Yağ yeme, kilo alırsın" diye beynimizi yıkadılar ya, işin aslı hiç de öyle değilmiş meğer.
Tabakta bolca zeytinyağı, avokado, yumurta ve parça et görmek insanı psikolojik olarak da acayip rahatlatıyor, garip bir tokluk hissi geliyor oturuyor göğsüne.
Ama o ekmek yok mu o ekmek... Kokusu burnuna geldikçe insanın içi sızlıyor bazen, insanız sonuçta irade bir yere kadar dayanıyor.
Hızlıca gidiyor o ilk kilolar, tartıdaki rakamlar aşağı doğru yuvarlandıkça içindeki o umutsuz çocuk yeniden neşeyle zıplamaya başlıyor.
Giden aslında çoğunlukla su ve ödem oluyor ilk etapta, hemen havaya girmemek lazım tabii...
Halsizlik gidiyor, yerine acayip bir berraklık, bitmek bilmeyen bir enerji geliyor ki sorma; sanki beynimin içindeki o sis bulutu dağılmış gibi.
Peki, bu sürdürülebilir bir yaşam tarzı mı derseniz... İşte orası tam bir muamma.
Sosyal hayatı resmen baltalıyor bu sistem, dışarıda arkadaşlarınla bir kahve içmeye çıksan bile her şeyin içindeki karbonhidratı hesaplar oluyorsun, insanı yoruyor bir süre sonra.
Karaciğeri, böbrekleri yormadan, o biyokimyasal dengeyi bozmadan bu yolda yürümek gerçekten büyük bir uzmanlık ve dikkat gerektiriyor.
Bir kibrit kutusu peynirle zayıflama devri kapandı artık, şimdi hücrelerin dilinden anlama vakti...
Kendini sürekli bir şeylerden mahrum bırakma hissi... İnsanı en çok yıpratan, geceleri uykusuz bırakan o suçluluk duygusu değil mi zaten?
Eğer bu ağır protein ve yağ yükünü hayatına adapte edebilirsen, evet, o kilolar gerçekten gidiyor, hem de hiç açlık çekmeden.
Yine de kalbinin sesini dinle, bedenini dinle... Çünkü hiçbir tartı sonucu senin iç huzurundan daha değerli olamaz bu hayatta.