Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Son yıllarda nereye baksak karşımıza çıkan şu alkali diyet meselesini muhtemelen sen de duymuşsundur, hani şu tabaklarımızı birer kimya laboratuvarına çeviren meşhur akım... İşin özü aslında vücudun pH dengesini, yani o meşhur asitlik-bazlık oranını yiyeceklerle manipüle edebileceğimiz iddiasına dayanıyor ki bana sorarsan bu tam bir modern zaman şehir efsanesi. Vücudumuz öyle mucizevi bir mekanizmaya sahip ki, sen ne yersen ye o kanın pH değerini 7.35 ile 7.45 arasında tutmak için canını dişine takıyor zaten. Yani sabah aç karnına içtiğin o limonlu sular, içine karbonat kattığın o garip alkali sular falan aslında midenin o cayır cayır yanan asit havuzuna düştüğü anda hükmünü yitiriyor vallahi. Ama gel de bunu sosyal medyadaki o her şeyi çok bilen sağlık gurularına anlat, orası ayrı bir dert tabii... Şunu iyi bilmen lazım ki, yediklerinin idrar rengini ya da onun pH'ını değiştirmesi, kanının da alkali olduğu anlamına gelmiyor maalesef.
Bizim insanımız sever böyle mucizevi formülleri, sihirli değnek değmiş gibi bir günde hafiflemeyi, tüm dertlerden arınmayı... Alkali diyet dedikleri şeyin listesine şöyle bir göz gezdirdiğinde aslında seni gizliden gizliye çok sağlıklı bir rotaya soktuğunu fark ediyorsun; iş işten geçmiş oluyor yani. İşlenmiş gıdaları, paketli ürünleri, rafine şekerleri, o bayılarak yediğin fast food'ları tamamen hayatından çıkarmanı istiyor bu sistem. Yerine ne koyuyor dersen; taze sebzeler, yeşillikler, çiğ kuruyemişler, kök bitkiler ve bolca su. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım abi, sen zaten bu saydıklarımı hayatının merkezine koysan, o asidik dedikleri eti, sütü, kahveyi biraz azaltsan zaten otomatik olarak kilo vereceksin, cildin parlayacak, enerjin tavan yapacak. Olayın sırrı vücudun pH'ını değiştirmekte değil, vücuda çöp atmayı bırakmakta saklı aslında ama işte bunu pazarlarken adına "alkali yaşam" deyince çok daha havalı ve satılabilir oluyor...
Peki, bu işin hiç mi karanlık tarafı yok dersen, işte orada durup biraz düşünmek gerekiyor derim sana. Vücudu alkali yapacağız diye protein kaynaklarını, faydalı yağları, kalsiyum deposu süt ürünlerini hayatından tamamen kazıyıp atan öyle çok insan gördüm ki... Bir süre sonra saç dökülmeleri, halsizlikler, kas kayıpları baş gösteriyor ve insan neye uğradığını şaşırıyor inan olsun. Denge diyorum bak, hayattaki en önemli şey o altın dengeyi bulabilmekten geçiyor aslında. Sen gidip sadece ıspanakla, salatalıkla, kereviz sapıyla ömür geçiremezsin ki, geçmemelisin de zaten. Proteinlerin o asidik yapısı olmasaydı hücrelerimiz nasıl yenilenirdi, kaslarımız nasıl ayakta kalırdı hiç düşündün mü? Kendine eziyet etmeyi, sürekli bir şeyleri yasaklamayı bıraktığın gün aslında gerçek anlamda sağlıklı beslenmeye başlayacaksın...
Kahve meselesine hiç girmesem mi diye düşündüm ama içim elvermedi, çünkü bu diyetin en büyük düşmanlarından biri de o sabahları bizi hayata döndüren canım kahveler. Asidik diye o mis kokulu filtre kahveyi, o kırk yıl hatırı olan Türk kahvesini yasaklıyorlar ya, işte orada benim şalterler atıyor biraz. Tamam, günde beş altı kupa içip mideyi perişan etmenin bir mantığı yok elbet, her şeyin fazlası zarar neticede. Ama sabahları keyifle içeceğin o bir fincan kahvenin verdiği mutluluğu, antioksidanları hangi alkali su verebilir ki sana? Kendini bu kadar sıkmana, hayatı kendine zindan etmene inan hiç gerek yok. Önemli olan o asidik kahvenin yanına kocaman bir bardak su ekleyip durumu eşitlemek, yani bir nevi kendi dengeni kendin yaratmak...
Şimdi şöyle bir geriye çekilip büyük resme bakmanı istiyorum, sence de bu popüler kültürün bizi sürekli bir kalıba sokma çabası biraz fazla yorucu değil mi? Bir gün glutensiz beslenin diyorlar, ertesi gün ketojenik olun, öbür gün alkali seviyeye geçin diye bas bas bağırıyorlar televizyonlarda, internette. Yahu bizim ninelerimiz, dedelerimiz laboratuvar testleriyle mi yaşadı, pH çubuklarıyla idrar mı ölçtü gözünü seveyim? Onlar ne bulduysa mevsiminde, doğanın sunduğu gibi, abartıya kaçmadan yediler ve bizden çok daha dinç yaşlandılar. Demem o ki, bu alkali furyasının o katı kurallarına körü körüne bağlanıp hayatı kendine dar edeceğine, tabağındaki renkleri çeşitlendir yeter. Gerisini zaten o mükemmel işleyen bedenin senin yerine halleder, sen hiç merak etme...
Bizim insanımız sever böyle mucizevi formülleri, sihirli değnek değmiş gibi bir günde hafiflemeyi, tüm dertlerden arınmayı... Alkali diyet dedikleri şeyin listesine şöyle bir göz gezdirdiğinde aslında seni gizliden gizliye çok sağlıklı bir rotaya soktuğunu fark ediyorsun; iş işten geçmiş oluyor yani. İşlenmiş gıdaları, paketli ürünleri, rafine şekerleri, o bayılarak yediğin fast food'ları tamamen hayatından çıkarmanı istiyor bu sistem. Yerine ne koyuyor dersen; taze sebzeler, yeşillikler, çiğ kuruyemişler, kök bitkiler ve bolca su. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım abi, sen zaten bu saydıklarımı hayatının merkezine koysan, o asidik dedikleri eti, sütü, kahveyi biraz azaltsan zaten otomatik olarak kilo vereceksin, cildin parlayacak, enerjin tavan yapacak. Olayın sırrı vücudun pH'ını değiştirmekte değil, vücuda çöp atmayı bırakmakta saklı aslında ama işte bunu pazarlarken adına "alkali yaşam" deyince çok daha havalı ve satılabilir oluyor...
Peki, bu işin hiç mi karanlık tarafı yok dersen, işte orada durup biraz düşünmek gerekiyor derim sana. Vücudu alkali yapacağız diye protein kaynaklarını, faydalı yağları, kalsiyum deposu süt ürünlerini hayatından tamamen kazıyıp atan öyle çok insan gördüm ki... Bir süre sonra saç dökülmeleri, halsizlikler, kas kayıpları baş gösteriyor ve insan neye uğradığını şaşırıyor inan olsun. Denge diyorum bak, hayattaki en önemli şey o altın dengeyi bulabilmekten geçiyor aslında. Sen gidip sadece ıspanakla, salatalıkla, kereviz sapıyla ömür geçiremezsin ki, geçmemelisin de zaten. Proteinlerin o asidik yapısı olmasaydı hücrelerimiz nasıl yenilenirdi, kaslarımız nasıl ayakta kalırdı hiç düşündün mü? Kendine eziyet etmeyi, sürekli bir şeyleri yasaklamayı bıraktığın gün aslında gerçek anlamda sağlıklı beslenmeye başlayacaksın...
Kahve meselesine hiç girmesem mi diye düşündüm ama içim elvermedi, çünkü bu diyetin en büyük düşmanlarından biri de o sabahları bizi hayata döndüren canım kahveler. Asidik diye o mis kokulu filtre kahveyi, o kırk yıl hatırı olan Türk kahvesini yasaklıyorlar ya, işte orada benim şalterler atıyor biraz. Tamam, günde beş altı kupa içip mideyi perişan etmenin bir mantığı yok elbet, her şeyin fazlası zarar neticede. Ama sabahları keyifle içeceğin o bir fincan kahvenin verdiği mutluluğu, antioksidanları hangi alkali su verebilir ki sana? Kendini bu kadar sıkmana, hayatı kendine zindan etmene inan hiç gerek yok. Önemli olan o asidik kahvenin yanına kocaman bir bardak su ekleyip durumu eşitlemek, yani bir nevi kendi dengeni kendin yaratmak...
Şimdi şöyle bir geriye çekilip büyük resme bakmanı istiyorum, sence de bu popüler kültürün bizi sürekli bir kalıba sokma çabası biraz fazla yorucu değil mi? Bir gün glutensiz beslenin diyorlar, ertesi gün ketojenik olun, öbür gün alkali seviyeye geçin diye bas bas bağırıyorlar televizyonlarda, internette. Yahu bizim ninelerimiz, dedelerimiz laboratuvar testleriyle mi yaşadı, pH çubuklarıyla idrar mı ölçtü gözünü seveyim? Onlar ne bulduysa mevsiminde, doğanın sunduğu gibi, abartıya kaçmadan yediler ve bizden çok daha dinç yaşlandılar. Demem o ki, bu alkali furyasının o katı kurallarına körü körüne bağlanıp hayatı kendine dar edeceğine, tabağındaki renkleri çeşitlendir yeter. Gerisini zaten o mükemmel işleyen bedenin senin yerine halleder, sen hiç merak etme...