Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllardır tabağımıza bakıp bakıp günah keçisi arıyoruz, vallahi bıktık. Oysa o bembeyaz, sıcacık ekmeğin kokusu mutfaktan yükseldiğinde hangimizin içi titrmiyor ki abi ya?
Karbonhidratı hayatından tamamen söküp atmak, ruhunun yarısını masada bırakmak gibi bir şey. Kendimize bunu neden yapıyoruz, hangi ara düşman olduk o canım makarnaya?
Bir dilim ekmekten kaçarken aslında neyi kovalıyoruz? Yaşama sevincimizi mi, yoksa aynadaki o kusursuz (!) ama mutsuz gölgeyi mi?
Vazgeçmek kolay olanı, sırtını dönüp gitmek en basiti... Ama o tabaktaki pilavın pirincinde toprağın, emeğin, yaşanmışlığın kokusu var.
Bize "asla yeme" dedikleri ne varsa, aslında hayata bağlayan o küçük bağlar sanki. Sıfırlamak, tüketmek, yok saymak...
Bir dost meclisinde, kurulan o muazzam sofrada, önündeki böreğe çatal uzatmamak için verdiğin o sessiz, o yırtıcı savaş... Değer mi gerçekten?
Vücut dediğin bir saray, ama sen onu sadece taş duvarlardan ibaret sanıyorsun. Yakıtsız, enerjisiz, ışıksız bir saray neye yarar ki?
Hepsini kesip atınca, o karbonhidrat canavarını güya yenince, sabahları neden o yataktan bir çuval gibi kalkıyoruz o zaman?
Beynimiz şekerle besleniyor diyorlar, yalan da değil hani. Karbonhidratsız geçen üç günden sonra insan kime, neye güleceğini bile unutuyor vallahi billahi.
Dengeyi kaybettik biz, asıl mesele bu. Ya dibine kadar batıyoruz ya da tamamen kuruyoruz...
Bir lokma simidin çıtırtısında saklı olan o çocukluk neşesini hangi diyet listesi geri verebilir ki bize? Vermez, veremez.
Kendini cezalandırmaktan vazgeç artık, duy sesimizi. Vücudun bir düşman kampı değil, senin tek sığınağın.
Bazen sadece durmak ve koklamak gerekir... Bir fırının önünden geçerken aldığın o koku, karbonhidrat değil, doğrudan doğruya hayatın ta kendisidir.
Tüm bağları koparmak, köprüleri yakmak çok radikal, çok havalı duruyor uzaktan. Ama içeride, o derinlerde bir yerde fırtınalar kopuyor, açlık değil bu, resmen bir varoluş sancısı...
Yarım bırakılan tabaklar, vicdan azabıyla çiğnenen lokmalar... Hikayemiz hep bir yarım kalmışlık üzerine kurulu zaten.
Gelin, bu deliliğe bir son verelim artık. Hayatı bütünüyle kucaklamak varken, tabağımızdaki üç beş gramın hesabıyla ömür tüketmeyelim.
Karbonhidratı hayatından tamamen söküp atmak, ruhunun yarısını masada bırakmak gibi bir şey. Kendimize bunu neden yapıyoruz, hangi ara düşman olduk o canım makarnaya?
Bir dilim ekmekten kaçarken aslında neyi kovalıyoruz? Yaşama sevincimizi mi, yoksa aynadaki o kusursuz (!) ama mutsuz gölgeyi mi?
Vazgeçmek kolay olanı, sırtını dönüp gitmek en basiti... Ama o tabaktaki pilavın pirincinde toprağın, emeğin, yaşanmışlığın kokusu var.
Bize "asla yeme" dedikleri ne varsa, aslında hayata bağlayan o küçük bağlar sanki. Sıfırlamak, tüketmek, yok saymak...
Bir dost meclisinde, kurulan o muazzam sofrada, önündeki böreğe çatal uzatmamak için verdiğin o sessiz, o yırtıcı savaş... Değer mi gerçekten?
Vücut dediğin bir saray, ama sen onu sadece taş duvarlardan ibaret sanıyorsun. Yakıtsız, enerjisiz, ışıksız bir saray neye yarar ki?
Hepsini kesip atınca, o karbonhidrat canavarını güya yenince, sabahları neden o yataktan bir çuval gibi kalkıyoruz o zaman?
Beynimiz şekerle besleniyor diyorlar, yalan da değil hani. Karbonhidratsız geçen üç günden sonra insan kime, neye güleceğini bile unutuyor vallahi billahi.
Dengeyi kaybettik biz, asıl mesele bu. Ya dibine kadar batıyoruz ya da tamamen kuruyoruz...
Bir lokma simidin çıtırtısında saklı olan o çocukluk neşesini hangi diyet listesi geri verebilir ki bize? Vermez, veremez.
Kendini cezalandırmaktan vazgeç artık, duy sesimizi. Vücudun bir düşman kampı değil, senin tek sığınağın.
Bazen sadece durmak ve koklamak gerekir... Bir fırının önünden geçerken aldığın o koku, karbonhidrat değil, doğrudan doğruya hayatın ta kendisidir.
Tüm bağları koparmak, köprüleri yakmak çok radikal, çok havalı duruyor uzaktan. Ama içeride, o derinlerde bir yerde fırtınalar kopuyor, açlık değil bu, resmen bir varoluş sancısı...
Yarım bırakılan tabaklar, vicdan azabıyla çiğnenen lokmalar... Hikayemiz hep bir yarım kalmışlık üzerine kurulu zaten.
Gelin, bu deliliğe bir son verelim artık. Hayatı bütünüyle kucaklamak varken, tabağımızdaki üç beş gramın hesabıyla ömür tüketmeyelim.