Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Eczaneden aldığım o küçük cihazın ekranındaki rakama bakıyorum, hani derler ya insanın gözü kararır diye, aynen öyle bir an. Kan şekerim yüksek çıktı işte, peki şimdi ne yapmalıyım, nereye koşmalıyım? Yıllarca gazete mutfaklarında sabah kahveleriyle, son dakika stresleriyle beslenmiş bir bedenin elbet bir gün vereceği o kaçınılmaz alarm sinyali bu belki de. Panik yapmak en kolay yol ama vallahi billahi hiçbir işe yaramıyor, aksine o stresi hissettiğin an karaciğer yedekte ne kadar glikoz varsa damarlara salıveriyor kendi kendine. Sakinleşip derin bir nefes almak, o an yapılabilecek en akıllıca hamle; bir bardak ılık su içip evin içinde şöyle hafif tempolu, adımlarını hissettiğin bir yürüyüşe çıkmak... Vücudun o an adeta alev almış bir fırın gibi, içerideki odunu, yani şekeri yakmak için senden hareket bekliyor, kaslarını çalıştırmanı istiyor aslında.
Tabağımdaki o bembeyaz ekmek dilimlerine, öğlen keyifle gömdüğüm o pirinç pilavına bakıp muhasebe yapmanın tam sırası şimdi. Karbonhidrat dediğin şey damarlarımızda sinsice süzülen bir nehir, biz onu ne kadar beslersek o da o kadar coşuyor, yatağından taşıyor. Hatayı nerede yaptığımı sorgularken buluyorum kendimi; sabahları fırından yükselen o çıtır poğaça kokusuna yenik düşmek miydi beni bu ekrana mahkum eden? Lifli gıdaları, yeşillikleri, hani o masada hep kenara ittiğimiz çiğ sebzeleri hayatın merkezine koymadan bu kısır döngüden çıkış yok, bunu adeta bir inat meselesi haline getirmek şart. Karbonhidratı hayatımızdan tamamen söküp atmak değil dert, onu doğru kaynaktan, yani doğanın sunduğu haliyle, işlenmemiş olarak almayı becerebilmek...
Şu su içme mevzusu var bir de, hani herkesin diline pelesenk olan ama çoğumuzun gün içinde unuttuğu o kadim şifa. Kan yoğunlaşmış, şeker molekülleri plazmanın içinde adeta sıkışıp kalmışken içeriye taze, berrak bir su akışı sağlamaktan daha mantıklı ne olabilir ki? Böbrekler o fazla yükü süzüp atmak için adeta çırpınırken, onlara ihtiyacı olan o hidrasyon desteğini vermemek bildiğin hainlik. Bardak bardak içmek lazım abi ya, öyle üç yudum alıp masaya bırakmakla olmuyor bu iş, adeta bedeni içeriden yıkarcasına berraklaşmak gerekiyor. İdrarla akıp giden her fazla molekül, ekrandaki o korkutucu rakamın yavaş yavaş aşağıya, güvenli limanlara çekilmesi demek çünkü.
Doktorun kapısını ne zaman çalmalı, hangi noktada "tamam bu iş beni aşıyor" demeli insan, sınır nerede başlıyor? Eğer o rakamlar inatla yukarıyı gösteriyorsa, ağız kuruluğu bir türlü geçmiyor ve üstüne bir de halsizlik çöküyorsa... İşte orada durup, profesyonel bir elin rehberliğine teslim olmak en doğrusu, hiç öyle kulaktan dolma bitkisel kürlerle, komşu tavsiyeleriyle vakit kaybetmeye gelmez. Gazetecilik yıllarımda çok gördüm, "şunun suyu iyi geliyormuş, bu otu kaynatıp iç" diyenlerin hastane köşelerinde derman aradığını. Tıbbın yönlendirmesi, kan tahlillerinin o soğuk ama gerçekçi dili olmadan karanlıkta el yordamıyla yürümekten farksız bu süreç.
Uyku düzenimi düşündükçe suçluluk duygusu yakamı bırakmıyor, gecenin bir yarısı bilgisayar başında geçirilen saatlerin bedeli bu aslında. Beden uyumadığında, dinlenip kendini yenileyemediğinde kortizol denen o hain hormon tavan yapıyor, arkasından da şekeri peşinden sürüklüyor. Düzenli ve kaliteli bir uyku, vücudun kendi kendini tamir ettiği, insülin hassasiyetini yeniden gözden geçirdiği o gizli fabrika ayarı adeta. Her gece aynı saatte yastığa baş koymanın, zihni o günün keşmekeşinden arındırmanın şeker dengesi üzerinde mucizevi bir etkisi var. Kendimize iyi bakmayı, dinlenmeyi hak görmediğimiz müddetçe ne yesek ne içsek bir taraf hep eksik, hep kusurlu kalacak sanki...
Tabağımdaki o bembeyaz ekmek dilimlerine, öğlen keyifle gömdüğüm o pirinç pilavına bakıp muhasebe yapmanın tam sırası şimdi. Karbonhidrat dediğin şey damarlarımızda sinsice süzülen bir nehir, biz onu ne kadar beslersek o da o kadar coşuyor, yatağından taşıyor. Hatayı nerede yaptığımı sorgularken buluyorum kendimi; sabahları fırından yükselen o çıtır poğaça kokusuna yenik düşmek miydi beni bu ekrana mahkum eden? Lifli gıdaları, yeşillikleri, hani o masada hep kenara ittiğimiz çiğ sebzeleri hayatın merkezine koymadan bu kısır döngüden çıkış yok, bunu adeta bir inat meselesi haline getirmek şart. Karbonhidratı hayatımızdan tamamen söküp atmak değil dert, onu doğru kaynaktan, yani doğanın sunduğu haliyle, işlenmemiş olarak almayı becerebilmek...
Şu su içme mevzusu var bir de, hani herkesin diline pelesenk olan ama çoğumuzun gün içinde unuttuğu o kadim şifa. Kan yoğunlaşmış, şeker molekülleri plazmanın içinde adeta sıkışıp kalmışken içeriye taze, berrak bir su akışı sağlamaktan daha mantıklı ne olabilir ki? Böbrekler o fazla yükü süzüp atmak için adeta çırpınırken, onlara ihtiyacı olan o hidrasyon desteğini vermemek bildiğin hainlik. Bardak bardak içmek lazım abi ya, öyle üç yudum alıp masaya bırakmakla olmuyor bu iş, adeta bedeni içeriden yıkarcasına berraklaşmak gerekiyor. İdrarla akıp giden her fazla molekül, ekrandaki o korkutucu rakamın yavaş yavaş aşağıya, güvenli limanlara çekilmesi demek çünkü.
Doktorun kapısını ne zaman çalmalı, hangi noktada "tamam bu iş beni aşıyor" demeli insan, sınır nerede başlıyor? Eğer o rakamlar inatla yukarıyı gösteriyorsa, ağız kuruluğu bir türlü geçmiyor ve üstüne bir de halsizlik çöküyorsa... İşte orada durup, profesyonel bir elin rehberliğine teslim olmak en doğrusu, hiç öyle kulaktan dolma bitkisel kürlerle, komşu tavsiyeleriyle vakit kaybetmeye gelmez. Gazetecilik yıllarımda çok gördüm, "şunun suyu iyi geliyormuş, bu otu kaynatıp iç" diyenlerin hastane köşelerinde derman aradığını. Tıbbın yönlendirmesi, kan tahlillerinin o soğuk ama gerçekçi dili olmadan karanlıkta el yordamıyla yürümekten farksız bu süreç.
Uyku düzenimi düşündükçe suçluluk duygusu yakamı bırakmıyor, gecenin bir yarısı bilgisayar başında geçirilen saatlerin bedeli bu aslında. Beden uyumadığında, dinlenip kendini yenileyemediğinde kortizol denen o hain hormon tavan yapıyor, arkasından da şekeri peşinden sürüklüyor. Düzenli ve kaliteli bir uyku, vücudun kendi kendini tamir ettiği, insülin hassasiyetini yeniden gözden geçirdiği o gizli fabrika ayarı adeta. Her gece aynı saatte yastığa baş koymanın, zihni o günün keşmekeşinden arındırmanın şeker dengesi üzerinde mucizevi bir etkisi var. Kendimize iyi bakmayı, dinlenmeyi hak görmediğimiz müddetçe ne yesek ne içsek bir taraf hep eksik, hep kusurlu kalacak sanki...