Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Vücudun o gizli, kimselere anlatılamayan fırtınası koptuğunda, insan en çok kendi sessizliğinden korkuyor galiba. Bağırsakların o ritmik, sakin işleyişi bir kez rayından çıkıp da kontrolsüz bir hızla akmaya başladı mı, aşağıda bir yerlerde, o en hassas dokularda adeta bir deprem yaşanıyor. İshal işte… Geldi mi ne huzur bırakıyor ne konfor. İnsan sormadan edemiyor, bu amansız koşturmaca, o zaten canı burnunda olan hemoroid yastıkçıklarını daha da azdırır mı diye? Azdırır tabii abi, vallahi billahi o tahrişin, o sürekli tuvalete taşınmanın getirdiği yıkımı ancak çeken bilir.
Her tuvalet ziyareti yeni bir sancı, yeni bir sızlama demek aslında. Sıvı dışkının o asidik, yakıcı yapısı rektum bölgesindeki mukozayı tabiri caizse zımpara gibi aşındırıyor. Hani normalde kabızlık suçlanır ya bu işler için, hani hep o sert dışkı beklersiniz o bölgeyi patlatsın diye, yok yok, bu su gibi akıp giden illet de en az onun kadar hain. Sürekli bir tenesmus hissi, yani o bitmek bilmeyen, gittikçe derinleşen yalancı ıkınma hissi yok mu… İnsan kendini bir döngünün içinde buluyor birdenbinde.
Peki ne yapmalı şimdi, bu yangını nasıl söndürmeli? Anal sfinkter kaslarının o kontrolsüz kasılmaları, toplardamarların üzerindeki hidrostatik basıncı o kadar yukarı çekiyor ki, damarlar artık isyan ediyor. Genişliyor, şişiyor, dışarı doğru sarkmak için gün sayıyor adeta. Tersine çevirmek lazım bu gidişatı ama nasıl? Lifli gıdalardan bir süreliğine uzaklaşmak belki de en mantıklısı, çünkü o hızlanmış peristaltik hareketleri daha da coşturmanın alemi yok. Şöyle düşünün; sürekli irite olan bir yara var orada ve siz her saat başı orayı kimyasal bir sıvıyla yıkıyorsunuz, iyileşir mi o doku? İyileşmez…
Bazen sadece durup beklemek, o bölgeye hiç dokunmamak en büyük ilaçtır derler ya, yalan. Eğer o vasküler yapılar, o anoderm tabakası altındaki damar ağları bir kez o yüksek basınca maruz kaldıysa, ishalin her atağı hemoroidal hastalığı bir evre daha ileri taşır. İlerler yani, kaçarı yok. Bir bakmışsın o küçük meme büyümüş, kanamaya başlamış. Kanın o sıcak, korkutucu rengi klozetin beyazıyla buluştuğunda insanın içi çekiliyor, bir anlık bir ürperti kaplıyor içini. Ne gerek vardı şimdi durup dururken bu acıya?
Sakinleşmek şart, hem zihnen hem de o hırpalanan bağırsak florası açısından. Probiyotikler mi dersiniz, yoksa o eski toprakların pirinç lapası formülleri mi, ne bileyim… Damarların duvar tonusunu artıracak, oradaki inflamasyonu, o yangıyı dindirecek mikronize flavonoid bileşikleri belki de bir nebze nefes aldırır o dokulara. Gerçi insan o acıyı çekerken ilacın kimyasını falan düşünmüyor, sadece o zonklamanın, o dayanılmaz hararetin geçmesini istiyor.
Aslında her şey o pelvik tabanın maruz kaldığı ani ve tekrarlayıyan basınç değişiklikleriyle ilgili. Kabızken saatlerce ıkınırsınız ya, ishalde de günde on kez o koltuğa oturup kalkmanın yarattığı mekanik bir travma var ortada. Aynı kapıya çıkıyor anlayacağınız, ha sert taşa çarpmışsın ha sürekli akan azgın bir suya kapılmışsın. Sonuçta o hassas yastıkçıklar yerinden oynuyor, bağ dokusu gevşiyor. Yani dostum, o sulu koşturmaca rektal bölgenin en büyük düşmanlarından biridir aslında, bunu asla hafife almamak gerek…
Her tuvalet ziyareti yeni bir sancı, yeni bir sızlama demek aslında. Sıvı dışkının o asidik, yakıcı yapısı rektum bölgesindeki mukozayı tabiri caizse zımpara gibi aşındırıyor. Hani normalde kabızlık suçlanır ya bu işler için, hani hep o sert dışkı beklersiniz o bölgeyi patlatsın diye, yok yok, bu su gibi akıp giden illet de en az onun kadar hain. Sürekli bir tenesmus hissi, yani o bitmek bilmeyen, gittikçe derinleşen yalancı ıkınma hissi yok mu… İnsan kendini bir döngünün içinde buluyor birdenbinde.
Peki ne yapmalı şimdi, bu yangını nasıl söndürmeli? Anal sfinkter kaslarının o kontrolsüz kasılmaları, toplardamarların üzerindeki hidrostatik basıncı o kadar yukarı çekiyor ki, damarlar artık isyan ediyor. Genişliyor, şişiyor, dışarı doğru sarkmak için gün sayıyor adeta. Tersine çevirmek lazım bu gidişatı ama nasıl? Lifli gıdalardan bir süreliğine uzaklaşmak belki de en mantıklısı, çünkü o hızlanmış peristaltik hareketleri daha da coşturmanın alemi yok. Şöyle düşünün; sürekli irite olan bir yara var orada ve siz her saat başı orayı kimyasal bir sıvıyla yıkıyorsunuz, iyileşir mi o doku? İyileşmez…
Bazen sadece durup beklemek, o bölgeye hiç dokunmamak en büyük ilaçtır derler ya, yalan. Eğer o vasküler yapılar, o anoderm tabakası altındaki damar ağları bir kez o yüksek basınca maruz kaldıysa, ishalin her atağı hemoroidal hastalığı bir evre daha ileri taşır. İlerler yani, kaçarı yok. Bir bakmışsın o küçük meme büyümüş, kanamaya başlamış. Kanın o sıcak, korkutucu rengi klozetin beyazıyla buluştuğunda insanın içi çekiliyor, bir anlık bir ürperti kaplıyor içini. Ne gerek vardı şimdi durup dururken bu acıya?
Sakinleşmek şart, hem zihnen hem de o hırpalanan bağırsak florası açısından. Probiyotikler mi dersiniz, yoksa o eski toprakların pirinç lapası formülleri mi, ne bileyim… Damarların duvar tonusunu artıracak, oradaki inflamasyonu, o yangıyı dindirecek mikronize flavonoid bileşikleri belki de bir nebze nefes aldırır o dokulara. Gerçi insan o acıyı çekerken ilacın kimyasını falan düşünmüyor, sadece o zonklamanın, o dayanılmaz hararetin geçmesini istiyor.
Aslında her şey o pelvik tabanın maruz kaldığı ani ve tekrarlayıyan basınç değişiklikleriyle ilgili. Kabızken saatlerce ıkınırsınız ya, ishalde de günde on kez o koltuğa oturup kalkmanın yarattığı mekanik bir travma var ortada. Aynı kapıya çıkıyor anlayacağınız, ha sert taşa çarpmışsın ha sürekli akan azgın bir suya kapılmışsın. Sonuçta o hassas yastıkçıklar yerinden oynuyor, bağ dokusu gevşiyor. Yani dostum, o sulu koşturmaca rektal bölgenin en büyük düşmanlarından biridir aslında, bunu asla hafife almamak gerek…