Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Her köşede bir uzman türemiş, elinde iki litrelik plastik şişeyle gezip "bunu bitireceksin" diye parmak sallıyor bize. Kim karar verdi abi buna, hangi ara hepimizin boyu, kilosu, yaktığı kalori eşitlendi de aynı miktarda sıvıya mahkum edildik? Vallahi billahi bıktık bu tek tip dayatmalardan, herkesin bedeni kendine has bir fabrika sonuçta. Kiloyu otuzla çarp, boyu şuna böl gibi ezbere formülleri bir kenara fırlatıp atmak gerekiyor artık...
Gözümüzü açtığımız an o büyük bardak mutfak tezgahında bizi bekliyor, sanki bir cezaymış gibi erkenden dikiyoruz kafaya. Susamadıysan içmeyeceksin, bu kadar net ve direkt aslında ama bunu anlatamıyoruz kimseye. Vücut dediğin mekanizma zaten alarm veriyor kuruduğu zaman; dilin damağın kurur, kafan hafiften sepet gibi olur... İşte o an sinyali aldın demektir, formüllere değil de biraz o hisse baksak her şey çözülecek gibi.
Günde sekiz bardak efsanesini kim uydurduysa iyi pazarlamış, yıllardır dilimizden düşmüyor. Biz de saf gibi inandık tabii, her gün sayaç tutar gibi bardakları sayıp durduk uzun zaman. Yediğin domatesteki su, sabah içtiğin o demli çaylar, canın çekince kaşıkladığın çorba... Bunlar hiç mi hesaba katılmıyor yani, hepsi sıvı değil mi sonuçta? Bedenine giren her damlayı bütün olarak görmediğin sürece o hesap her zaman yanlış çıkacaktır, kendimizi kandırmayalım.
İdrar rengine bakıp durum tespiti yapmak da ayrı bir ritüel oldu, tuvalet kapılarında renk kartelası arayacağız yakında. Şaka bir yana, en temiz kılavuzdur o; rengi koyulaştıysa durum vahim demektir, hemen bardağa sarılacaksın. Açık sarıysa, şeffafa yakınsa zaten içeride işler tıkırında gidiyordur, zorlamanın bir alemi yok. Kendini dinlemeyi unutan bir topluluk olduk çıktık, dışarıdan birilerinin bize ne zaman ne yapacağımızı söylemesine acayip bağımlıyız...
Yazın kavurucu sıcağında güneşin altında koşturan adamla, klimalı odada akşama kadar bilgisayar başında oturan bizlerin ihtiyacı bir olabilir mi hiç? Mantık sınırlarını zorluyoruz bazen sırf kurallara uyacağız diye. Terliyorsan, efor sarf ediyorsan o kaybolan sıvıyı yerine koyacaksın, formülün aslı bu kadar basit aslında. Fazla kasıyoruz, her şeyi matematiğe döküp hayatın tadını kaçırmakta üstümüze yok.
Bırakın o elinizdeki akıllı telefon uygulamalarını, "su içme vaktiniz geldi" diye öten bildirimleri falan. Canın çekiyorsa, için yanıyorsa doldur bardağı kana kana iç, keyfini çıkar. Zorla içilen şeyin ne faydası olur ki zaten, insanı hayattan soğutur...
Gözümüzü açtığımız an o büyük bardak mutfak tezgahında bizi bekliyor, sanki bir cezaymış gibi erkenden dikiyoruz kafaya. Susamadıysan içmeyeceksin, bu kadar net ve direkt aslında ama bunu anlatamıyoruz kimseye. Vücut dediğin mekanizma zaten alarm veriyor kuruduğu zaman; dilin damağın kurur, kafan hafiften sepet gibi olur... İşte o an sinyali aldın demektir, formüllere değil de biraz o hisse baksak her şey çözülecek gibi.
Günde sekiz bardak efsanesini kim uydurduysa iyi pazarlamış, yıllardır dilimizden düşmüyor. Biz de saf gibi inandık tabii, her gün sayaç tutar gibi bardakları sayıp durduk uzun zaman. Yediğin domatesteki su, sabah içtiğin o demli çaylar, canın çekince kaşıkladığın çorba... Bunlar hiç mi hesaba katılmıyor yani, hepsi sıvı değil mi sonuçta? Bedenine giren her damlayı bütün olarak görmediğin sürece o hesap her zaman yanlış çıkacaktır, kendimizi kandırmayalım.
İdrar rengine bakıp durum tespiti yapmak da ayrı bir ritüel oldu, tuvalet kapılarında renk kartelası arayacağız yakında. Şaka bir yana, en temiz kılavuzdur o; rengi koyulaştıysa durum vahim demektir, hemen bardağa sarılacaksın. Açık sarıysa, şeffafa yakınsa zaten içeride işler tıkırında gidiyordur, zorlamanın bir alemi yok. Kendini dinlemeyi unutan bir topluluk olduk çıktık, dışarıdan birilerinin bize ne zaman ne yapacağımızı söylemesine acayip bağımlıyız...
Yazın kavurucu sıcağında güneşin altında koşturan adamla, klimalı odada akşama kadar bilgisayar başında oturan bizlerin ihtiyacı bir olabilir mi hiç? Mantık sınırlarını zorluyoruz bazen sırf kurallara uyacağız diye. Terliyorsan, efor sarf ediyorsan o kaybolan sıvıyı yerine koyacaksın, formülün aslı bu kadar basit aslında. Fazla kasıyoruz, her şeyi matematiğe döküp hayatın tadını kaçırmakta üstümüze yok.
Bırakın o elinizdeki akıllı telefon uygulamalarını, "su içme vaktiniz geldi" diye öten bildirimleri falan. Canın çekiyorsa, için yanıyorsa doldur bardağı kana kana iç, keyfini çıkar. Zorla içilen şeyin ne faydası olur ki zaten, insanı hayattan soğutur...