Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Sol gözün alt kapağı sabahtan beri tıkır tıkır atıyor, sanki derinin altına minik bir motor saklamışlar gibi... Yorgunluk diyor eskiler, haklılar da hani. Gün boyu ekrana bakmaktan kuruyan göz pınarları, vücudun "artık biraz dur" deme şeklinden başka nedir ki zaten? Hani bazen o minik kas seyirmesi saatlerce sürer de insanı çileden çıkarır ya, işte tam olarak o his.
Kafeini biraz fazla kaçırdık galiba bugün, o son fincan filtre kahveyi içmeyecektik abi... Sinir uçları elektriğe maruz kalmış gibi sürekli bir uyarı gönderiyor kaslara, uyarmak ne kelime adeta zonklatıyor. Fazla kahve, fazla çay, hatta o masum görünen enerji içecekleri bile göz kapağındaki o hassas dokuyu tetiklemeye yetip artıyor. Kafein miktarı arttıkça gözün ritmi de bir garip hal alıyor yani, denge şaşıyor.
Geceleri uykuyu tam alamamak, yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durmak ertesi gün mutlaka çıkarır acısını. Beden dinlenemeyince ilk sinyali nereden verir sanıyorsunuz, tabii ki vücudun en narin, en hassas kaslarının bulunduğu o küçücük göz kapağından... Vallahi billahi uykusuz kaldığım her sabah o seğirmeyle uyanmaktan bıktım usandım artık. Hani şöyle deliksiz bir sekiz saat uyusak belki de hiçbir şey kalmayacak ortada ama nerede...
Stres desen zaten hayatımızın başköşesine kurulmuş oturuyor, gitmeye de hiç niyeti yok gibi... Kafaya takılan ufak bir dert, işte yaşanan o gergin toplantı ya da evin içinde bitmek bilmeyen o küçük krizler derken kaslar birden kasılmaya başlıyor. Zihin ne kadar doluysa göz kapağı da o kadar hareketli, zihin sakinleşmeden o kasın rahatlamasına imkan yok. İşin özü, içimizdeki o gizli gerilim dışarıya işte aynen böyle yansıyor.
Bazen de sadece magnezyum eksikliğidir sebep, vücut çaktırmadan bir mineral çığlığı atıyordur belki... Kasların gevşemesini sağlayan o mühim maddeler azalınca, sistem kontrolsüzce küçük elektrik çarpmaları üretmeye başlar. Birkaç gün maden suyu içmek, fındık badem atıştırmak sanki sihirli bir değnek dokunmuş gibi kesiverir o tıkırtıyı. İnanın bana, beslenmedeki o ufacık bir boşluk bile bütün vücudun dengesini altüst etmeye yetiyor.
Bilgisayar ışığı, telefon ekranı, parlayan tabletler... Gözü hiç dinlendirmeden saatlerce o mavi ışığa maruz bırakmak akıl karı değil aslında. Kuruyor gözün yüzeyi, kurudukça da refleks olarak kırpma isteği ve arkasından gelen o ritmik seğirmeler başlıyor. Arada bir pencereden dışarıya, en uzak noktaya bakmak gerek sanki, doğaya dokunmak ya da en azından gökyüzüne...
Peki ya hiç durmazsa ne olacak, günlerce hatta haftalarca sürerse bu durum? Nadiren de olsa nörolojik bir şeylerin habercisi olabilir mi acaba, insan düşünmeden edemiyor işte... Ama durup dururken de en kötü ihtimali getirmeyin aklınıza, sakin olun biraz. Yine de bir iki haftayı geçerse ve göz kapanmaya başlarsa bir uzmana görünmekte fayda var tabii...
Göz damlası kullanmak, suni gözyaşıyla o kuruluğu hafifletmek bazen anında çözüm olabiliyor. Ilık bir çay poşetini gözün üstüne koyup öylece uzanmak, o yorgun dokuları pamuk gibi yapıp rahatlatıyor. Kendinize bir şans verin, biraz yavaşlayın, temposunu düşürün hayatın... Göreceksiniz, o minik kas da sonunda pes edip sessizliğe gömülecek.
Kafeini biraz fazla kaçırdık galiba bugün, o son fincan filtre kahveyi içmeyecektik abi... Sinir uçları elektriğe maruz kalmış gibi sürekli bir uyarı gönderiyor kaslara, uyarmak ne kelime adeta zonklatıyor. Fazla kahve, fazla çay, hatta o masum görünen enerji içecekleri bile göz kapağındaki o hassas dokuyu tetiklemeye yetip artıyor. Kafein miktarı arttıkça gözün ritmi de bir garip hal alıyor yani, denge şaşıyor.
Geceleri uykuyu tam alamamak, yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durmak ertesi gün mutlaka çıkarır acısını. Beden dinlenemeyince ilk sinyali nereden verir sanıyorsunuz, tabii ki vücudun en narin, en hassas kaslarının bulunduğu o küçücük göz kapağından... Vallahi billahi uykusuz kaldığım her sabah o seğirmeyle uyanmaktan bıktım usandım artık. Hani şöyle deliksiz bir sekiz saat uyusak belki de hiçbir şey kalmayacak ortada ama nerede...
Stres desen zaten hayatımızın başköşesine kurulmuş oturuyor, gitmeye de hiç niyeti yok gibi... Kafaya takılan ufak bir dert, işte yaşanan o gergin toplantı ya da evin içinde bitmek bilmeyen o küçük krizler derken kaslar birden kasılmaya başlıyor. Zihin ne kadar doluysa göz kapağı da o kadar hareketli, zihin sakinleşmeden o kasın rahatlamasına imkan yok. İşin özü, içimizdeki o gizli gerilim dışarıya işte aynen böyle yansıyor.
Bazen de sadece magnezyum eksikliğidir sebep, vücut çaktırmadan bir mineral çığlığı atıyordur belki... Kasların gevşemesini sağlayan o mühim maddeler azalınca, sistem kontrolsüzce küçük elektrik çarpmaları üretmeye başlar. Birkaç gün maden suyu içmek, fındık badem atıştırmak sanki sihirli bir değnek dokunmuş gibi kesiverir o tıkırtıyı. İnanın bana, beslenmedeki o ufacık bir boşluk bile bütün vücudun dengesini altüst etmeye yetiyor.
Bilgisayar ışığı, telefon ekranı, parlayan tabletler... Gözü hiç dinlendirmeden saatlerce o mavi ışığa maruz bırakmak akıl karı değil aslında. Kuruyor gözün yüzeyi, kurudukça da refleks olarak kırpma isteği ve arkasından gelen o ritmik seğirmeler başlıyor. Arada bir pencereden dışarıya, en uzak noktaya bakmak gerek sanki, doğaya dokunmak ya da en azından gökyüzüne...
Peki ya hiç durmazsa ne olacak, günlerce hatta haftalarca sürerse bu durum? Nadiren de olsa nörolojik bir şeylerin habercisi olabilir mi acaba, insan düşünmeden edemiyor işte... Ama durup dururken de en kötü ihtimali getirmeyin aklınıza, sakin olun biraz. Yine de bir iki haftayı geçerse ve göz kapanmaya başlarsa bir uzmana görünmekte fayda var tabii...
Göz damlası kullanmak, suni gözyaşıyla o kuruluğu hafifletmek bazen anında çözüm olabiliyor. Ilık bir çay poşetini gözün üstüne koyup öylece uzanmak, o yorgun dokuları pamuk gibi yapıp rahatlatıyor. Kendinize bir şans verin, biraz yavaşlayın, temposunu düşürün hayatın... Göreceksiniz, o minik kas da sonunda pes edip sessizliğe gömülecek.