Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün dükkana gelen bir ustanın dediği gibi, araba aslında her şeyi söyler de dinleyen pek çıkmaz. Sabah kontağı çevirdiğinizde motor öyle hemen almayıp birkaç saniye nazlanıyorsa, hemen aküye suç atmak kolaycılık olur; benzin pompasından enjektörlere doğru giden hatta basınca bakmak lazım. Süzgeç görevini gören o küçük metal silindirin içi zamanla tortu doldukça yakıt rayındaki (fuel rail) bar cinsinden basınç düşer. Basınç düşünce de silindirlere giden benzin miktarı hava-yakıt oranını bozar, araç stoper gibi kalakalar bazen... Zaten o ideal 14.7:1 olan stansiyometrik oran bir kaydı mı motor fakir karışımda çalışmaya başlar, sabahları çalışmak bilmez.
Yokuş yukarı tırmanırken aniden gaz kestiğinde insanın içi bir hoş oluyor tabii. Altınızdaki araç tam güç üretecekken, beyinden gelen sinyalle enjektör mili açılıyor ama arkadan gelen debi yetersiz... Saniyede giden mililitre cinsinden yakıt miktarı düşünce, manifold vakumu değişiyor ve o bildiğimiz silindir teklemesi (misfire) baş gösteriyor. Hani sanki arkadan biri arabayı tutuyormuş da birden bırakıyormuş gibi bir his. Pompa çırpınır orada, zorlandıkça yüksek frekansta bir vınlama sesi çıkarır depodan; o sesi bir kere duydunuz mu zaten anlamak lazım gidişatın nereye olduğunu.
Rölantide beklerken ibrenin kendi kendine oynaması, o küçük titreşimler filan hiç hayra alamet değil. Süzgeçteki mikron düzeyindeki gözenekler tıkandıkça depodaki benzin sürtünmeyle ısınır, sistemdeki kavitasyon riski artar. İbre bir 800 devire düşer, bir 1100'e fırlatır kendini... Motor kontrol ünitesi, yani ecu, oksijen sensöründen gelen 'fakir karışım' sinyalini düzeltmek için sürekli enjektör açılma sürelerini uzatmaya çalışır ama nereye kadar? Bir noktadan sonra ayarlayamaz, motor bir sallanır, bir silkelenir...
Gaz pedalına basıyorsunuz ama araba hızlanmak yerine sanki boğuluyor, tepki süresi uzadı da uzadı. Kelebek boğazı sonuna kadar açılsa bile yanma odasına giren benzin miktarı o anki hava debisine yetişemiyor demektir bu. Aradaki milisaniyelik gecikmeler, ateşleme avansının sapmasına ve o yanmamış yakıtın egzoza dolmasına yol açar. Hani pedalın altında bir takoz varmış gibi bir his gelir ya bazen... Tam olarak öyle bir şey işte, sistem nefes alamıyor.
Depoyu sonuna kadar bitirmeden benzin almak iyi bir alışkanlıktır derler, gerçekten de öyle. Depo dibindeki tortular, nemle birleşen pas tanecikleri doğrulca o kağıt bazlı süzgeç elemanına hücum eder. İçerideki selüloz lifler tıkandığında, benzin pompasının çektiği amper miktarı birden yükselir. Elektrik tesisatındaki bu yük artışı, filtrenin işlevini yitirdiğinin ve yakında pompayı da yanına alıp gideceğinin resmî kanıtı gibidir aslında. Kontrol kalemiyle baksanız voltaj düşüşünü hemen görürsünüz zaten...
Egzozdan gelen o keskin, çiğ benzin kokusunu fark ettiğinizde durum biraz ilerlemiş demektir. Yanma odasında yeterli basınçla püskürtülemeyen benzin damlacık hâlinde kaldığı için tam katılaşamaz, tam olarak yanamaz. Otomobil o dengesiz püskürtmeyi telafi edeyim derken normalden iki kat fazla yakıt tüketmeye başlar. Bütçeyi delik deşik eden o anlamsız yakıt artışları, benzin istasyonuna daha sık uğramalar vesaire... Hepsi o küçük parçanın değişme vaktinin geldiğini fısıldar durur bize.
Yokuş yukarı tırmanırken aniden gaz kestiğinde insanın içi bir hoş oluyor tabii. Altınızdaki araç tam güç üretecekken, beyinden gelen sinyalle enjektör mili açılıyor ama arkadan gelen debi yetersiz... Saniyede giden mililitre cinsinden yakıt miktarı düşünce, manifold vakumu değişiyor ve o bildiğimiz silindir teklemesi (misfire) baş gösteriyor. Hani sanki arkadan biri arabayı tutuyormuş da birden bırakıyormuş gibi bir his. Pompa çırpınır orada, zorlandıkça yüksek frekansta bir vınlama sesi çıkarır depodan; o sesi bir kere duydunuz mu zaten anlamak lazım gidişatın nereye olduğunu.
Rölantide beklerken ibrenin kendi kendine oynaması, o küçük titreşimler filan hiç hayra alamet değil. Süzgeçteki mikron düzeyindeki gözenekler tıkandıkça depodaki benzin sürtünmeyle ısınır, sistemdeki kavitasyon riski artar. İbre bir 800 devire düşer, bir 1100'e fırlatır kendini... Motor kontrol ünitesi, yani ecu, oksijen sensöründen gelen 'fakir karışım' sinyalini düzeltmek için sürekli enjektör açılma sürelerini uzatmaya çalışır ama nereye kadar? Bir noktadan sonra ayarlayamaz, motor bir sallanır, bir silkelenir...
Gaz pedalına basıyorsunuz ama araba hızlanmak yerine sanki boğuluyor, tepki süresi uzadı da uzadı. Kelebek boğazı sonuna kadar açılsa bile yanma odasına giren benzin miktarı o anki hava debisine yetişemiyor demektir bu. Aradaki milisaniyelik gecikmeler, ateşleme avansının sapmasına ve o yanmamış yakıtın egzoza dolmasına yol açar. Hani pedalın altında bir takoz varmış gibi bir his gelir ya bazen... Tam olarak öyle bir şey işte, sistem nefes alamıyor.
Depoyu sonuna kadar bitirmeden benzin almak iyi bir alışkanlıktır derler, gerçekten de öyle. Depo dibindeki tortular, nemle birleşen pas tanecikleri doğrulca o kağıt bazlı süzgeç elemanına hücum eder. İçerideki selüloz lifler tıkandığında, benzin pompasının çektiği amper miktarı birden yükselir. Elektrik tesisatındaki bu yük artışı, filtrenin işlevini yitirdiğinin ve yakında pompayı da yanına alıp gideceğinin resmî kanıtı gibidir aslında. Kontrol kalemiyle baksanız voltaj düşüşünü hemen görürsünüz zaten...
Egzozdan gelen o keskin, çiğ benzin kokusunu fark ettiğinizde durum biraz ilerlemiş demektir. Yanma odasında yeterli basınçla püskürtülemeyen benzin damlacık hâlinde kaldığı için tam katılaşamaz, tam olarak yanamaz. Otomobil o dengesiz püskürtmeyi telafi edeyim derken normalden iki kat fazla yakıt tüketmeye başlar. Bütçeyi delik deşik eden o anlamsız yakıt artışları, benzin istasyonuna daha sık uğramalar vesaire... Hepsi o küçük parçanın değişme vaktinin geldiğini fısıldar durur bize.