Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Karın bölgesindeki o inatçı genişleme, aslında sadece estetik bir kaygı değil, resmen vücudun derinliklerinde süregelen hormonal bir sessiz çığlık... Viseral yağ dediğimiz o tehlikeli, organları sarmalayan tabaka, adeta kendi başına bir endokrin organ gibi çalışıp durmadan sitokin salgılıyor. Yıllarca masa başında dirsek çürütüp, her stres anında kahveye sarılırken aslında o göbeği kendi ellerimizle beslediğimizi çok geç anlıyoruz. Kortizol seviyesi tavan yaptığında, lipoprotein lipaz enzimi gidip doğrudan göbek bölgesindeki reseptörleri tetikliyor ve ne yerseniz yiyin oraya depolanıyor; yani olay sadece kalori alıp vermek değil abi ya, vallahi billahi işin arkasında devasa bir biyokimyasal barikat var. Hücresel düzeyde bu direnci kırmadan, sadece aç kalarak o kemeri bir diş daraltmak neredeyse imkansız bir hayalden ibaret...
Karbonhidratı tamamen hayatından çıkarıp sadece proteinle beslenenlerin o hüsran dolu bakışlarını o kadar iyi biliyorum ki... İnsülin dalgalanmalarını kontrol altına almadığınız sürece, pankreas o insülini sürekli yüksek dozda pompalarken lipoliz, yani yağ yakımı süreci tamamen bloke olur, kilitlenir. Glukagon hormonunu devreye sokacak o uzun açlık aralıklarını, yani hücresel temizlik sürecini (otofajiyi) başlatacak ritmi bulmak şart. Bazen günde iki öğün beslenmek, bazen o sirkadiyen ritme uyup akşam güneş battıktan sonra ağza tek bir lokma dahi koymamak gerekiyor ki vücut depolara yönelsin. Karaciğerdeki glikojen depoları boşalmadığı sürece o göbekteki yağ hücrelerinin kapısı asla aralanmaz, bunu kafamıza kazımamız lazım...
Yıllarca spor salonlarında saatlerce koşu bandında debelenen insanları izledim, hepsi de o alt karın bölgesindeki yağların erimemesinden şikayetçiydi. Oysa laktat eşiğini zorlayan, nabzı bir indirip bir çıkaran o yüksek yoğunluklu interval antrenmanlar (HIIT) olmadan, büyüme hormonu salgısını maksimuma ulaştıramazsınız. Epinefrin ve norepinefrin hormonları serbest kalmadığı sürece yağ hücresinin içindeki trigliseritler serbest yağ asitlerine dönüşüp kana karışamaz, yani o bölge sarsılmaz bir kale gibi kalır. Kas kütlesini koruyarak mitokondriyal yoğunluğu artırmak, bazal metabolizma hızını uykuda bile çalışır halde tutmanın tek gerçek formülü aslında. Ama biz ne yapıyoruz? Sadece durmadan mekik çekiyoruz, sanki o bölgedeki kası çalıştırınca üstündeki yağ tabakası hemen eriyecekmiş gibi...
Uykusuz geçen gecelerin sabahında aynaya baktığınızda hissettiğiniz o şişkinlik hissi var ya, işte o tamamen bozulan leptin ve ghrelin dengesinin eseri. Uyku apnesi ya da yetersiz derin uyku (REM dışı evreler), leptin dediğimiz tokluk hormonunu kelimenin tam anlamıyla yerle bir ederken, açlık hissettiren ghrelini ise arşa çıkarıyor. Hücreler glikoza karşı duyarsızlaşınca, canınız her saniye basit şeker ve rafine un çekmeye başlıyor ki bu da doğrudan göbek bölgesinde yeni yağ lobüllerinin oluşması demek... Günde yedi saatten az uyuyan birinin, dünyanın en temiz diyetini yapsa bile o karın çevresini inceltmesi neredeyse mucizelere bağlı...
Bağırsak mikrobiyotasındaki o mikroskobik dengesizlik, yani yararlı bakterilerin zararlılara karşı savaşı kaybetmesi, tüm bu sürecin gizli azmettiricisi olabilir mi? Firmicutes grubu bakterilerin oranının Bacteroidetes grubuna göre fazla olması, yediğiniz her şeyden maksimum kalori emilmesine yol açıyor ve vücutta kronik, düşük dereceli bir enflamasyon başlatıyor. Prebiyotik gıdalarla, lifli besinlerle bu florayı yeniden inşa etmediğiniz sürece ne yapsanız boş; o bağırsak duvarı geçirgenleştiğinde kana karışan endotoksinler doğrudan yağ depolamayı tetikliyor. Fermente gıdaları, ev yapımı sirkeyi, o doğal lif kaynaklarını sofraya baş tacı etmek, metabolik sendromu daha başlamadan bitirmenin en kestirme, en kesin yolu...
Karbonhidratı tamamen hayatından çıkarıp sadece proteinle beslenenlerin o hüsran dolu bakışlarını o kadar iyi biliyorum ki... İnsülin dalgalanmalarını kontrol altına almadığınız sürece, pankreas o insülini sürekli yüksek dozda pompalarken lipoliz, yani yağ yakımı süreci tamamen bloke olur, kilitlenir. Glukagon hormonunu devreye sokacak o uzun açlık aralıklarını, yani hücresel temizlik sürecini (otofajiyi) başlatacak ritmi bulmak şart. Bazen günde iki öğün beslenmek, bazen o sirkadiyen ritme uyup akşam güneş battıktan sonra ağza tek bir lokma dahi koymamak gerekiyor ki vücut depolara yönelsin. Karaciğerdeki glikojen depoları boşalmadığı sürece o göbekteki yağ hücrelerinin kapısı asla aralanmaz, bunu kafamıza kazımamız lazım...
Yıllarca spor salonlarında saatlerce koşu bandında debelenen insanları izledim, hepsi de o alt karın bölgesindeki yağların erimemesinden şikayetçiydi. Oysa laktat eşiğini zorlayan, nabzı bir indirip bir çıkaran o yüksek yoğunluklu interval antrenmanlar (HIIT) olmadan, büyüme hormonu salgısını maksimuma ulaştıramazsınız. Epinefrin ve norepinefrin hormonları serbest kalmadığı sürece yağ hücresinin içindeki trigliseritler serbest yağ asitlerine dönüşüp kana karışamaz, yani o bölge sarsılmaz bir kale gibi kalır. Kas kütlesini koruyarak mitokondriyal yoğunluğu artırmak, bazal metabolizma hızını uykuda bile çalışır halde tutmanın tek gerçek formülü aslında. Ama biz ne yapıyoruz? Sadece durmadan mekik çekiyoruz, sanki o bölgedeki kası çalıştırınca üstündeki yağ tabakası hemen eriyecekmiş gibi...
Uykusuz geçen gecelerin sabahında aynaya baktığınızda hissettiğiniz o şişkinlik hissi var ya, işte o tamamen bozulan leptin ve ghrelin dengesinin eseri. Uyku apnesi ya da yetersiz derin uyku (REM dışı evreler), leptin dediğimiz tokluk hormonunu kelimenin tam anlamıyla yerle bir ederken, açlık hissettiren ghrelini ise arşa çıkarıyor. Hücreler glikoza karşı duyarsızlaşınca, canınız her saniye basit şeker ve rafine un çekmeye başlıyor ki bu da doğrudan göbek bölgesinde yeni yağ lobüllerinin oluşması demek... Günde yedi saatten az uyuyan birinin, dünyanın en temiz diyetini yapsa bile o karın çevresini inceltmesi neredeyse mucizelere bağlı...
Bağırsak mikrobiyotasındaki o mikroskobik dengesizlik, yani yararlı bakterilerin zararlılara karşı savaşı kaybetmesi, tüm bu sürecin gizli azmettiricisi olabilir mi? Firmicutes grubu bakterilerin oranının Bacteroidetes grubuna göre fazla olması, yediğiniz her şeyden maksimum kalori emilmesine yol açıyor ve vücutta kronik, düşük dereceli bir enflamasyon başlatıyor. Prebiyotik gıdalarla, lifli besinlerle bu florayı yeniden inşa etmediğiniz sürece ne yapsanız boş; o bağırsak duvarı geçirgenleştiğinde kana karışan endotoksinler doğrudan yağ depolamayı tetikliyor. Fermente gıdaları, ev yapımı sirkeyi, o doğal lif kaynaklarını sofraya baş tacı etmek, metabolik sendromu daha başlamadan bitirmenin en kestirme, en kesin yolu...