Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Vücudunun her bir hücresine kırık cam parçaları batırılıyormuş gibi uyanmak nedir, bilir misin? Sabah yataktan kalkarken o kemiklerin tek tek çatırdaması, kasların sanki bütün gece beton taşımış gibi sızlaması... Tıp dünyası buna kısaca fibromiyalji deyip geçiyor ama yaşayan için tam bir cehennem azabı abi, vallahi billahi öyle. Sinir sisteminin beyne sürekli yanlış alarm göndermesi, ağrı eşiğinin yerle yeksan olması durumu bu; yani beyin hüc Hücresel düzeyde bir iletim bozukluğu var ortada, vücut durduğu yerde kendi kendini hırpalıyor.
Doktora gidiyorsun, kan tahlilleri tertemiz çıkıyor, emarlar cillop gibi. "Hocam ölüyorum" diyorsun, yüzüne bakıp "Strestendir, biraz dinlen" deyip eve yolluyorlar. Çıldırmamak elde değil! Hastalığını kimseye ispatlayamamak, o görünmez sızıyı anlatamamak insanı fiziki ağrıdan daha çok bitiriyor zaten. Ya düşünsene, tıp literatüründe santral sensitizasyon diyoruz biz buna, yani merkezi sinir sisteminin aşırı duyarlılaşması. Beyin ağrı sinyallerini radyo sesi gibi sonuna kadar açmış, kısmıyor bir türlü...
Bazen diyorum ki, keşke kolum kırılsaydı da alçıyı gösterip "Bakın buram acıyor" diyebilseydim. Fibromiyalji öyle sinsi bir şey işte. Bir gün boynun tutulur, ertesi gün belin, sonraki gün sırtındaki o kürek kemiklerinin arası alev alev yanar. Ağrının gezginci olması tam bir muamma. Kas liflerindeki o hassas noktalar, nörotransmitter seviyelerindeki o dengesizlik... Anlatıyorsun ama karşıdaki sadece "Yine mi yorgunsun?" diyor. Yorgunluk değil ki bu, ruhun çekilmesi gibi bir şey!
Geceleri uyuyamamak da cabası. Yatağa giriyorsun, dön babam dön. Tam uykuya daldım diyorsun, o nöropatik ağrılar bacaklarından yukarı doğru bir tırmanıyor, bitti. Derin uyku, yani o dokuların kendini tamir ettiği faz var ya, oraya bir türlü geçemiyor vücut. REM uykusu hak getire zaten. Sabah kalktığında dayak yemiş gibisin derler ya, hani şu kamyon çarpmış hissi... Hah, tam olarak o işte, hiç mübalağasız.
Peki ne yapacaksın, teslim mi olacaksın bu lanet şeye? Asla. Bak sana çok samimi bir şey söyleyeyim, ilaca bağımlı yaşamak çözüm değil. Ağrı kesiciler bir süre sonra fıs, beyni uyuşturmaktan başka bir işe yaradıkları yok. Önce o kafayı bir değiştirmek lazım. Beslenmeyi düzenleyeceksin, gluten mi dokunuyor, şekeri mi keseceksin, bir bakacaksın kendine. Vücudun bir nevi çığlık atıyor aslında, "Bana iyi bakmıyorsun!" diye bağırıyor...
Hafif yürüyüşler, ılık duşlar, magnezyum takviyeleri falan derken insan kendi doktoru oluyor zamanla. Pilates yap diyenlere aldanıp ilk günden ağır egzersize yüklenme sakın, ertesi gün yataktan çıkamazsın vallahi. Yavaş yavaş, minik adımlarla. Kasları esnetmek, o fibrozit dediğimiz tetik noktaları hafif hafif açmak şart. En önemlisi de ne biliyor musun, senin gibi bu acıyı çeken insanlarla konuşmak, yalnız olmadığını bilmek.
Biliyorum, bazen pes etmek geliyor içinden. "Neden ben?" diye soruyorsun kendine, o karanlık kuyuya düşüyorsun yine... Ama bak, bu bir süreç. Ağrıyla savaşmayı bıraktığın, onunla yaşamayı ve onu yönetmeyi öğrendiğin gün biraz olsun nefes almaya başlıyorsun. Vücudun sana bir şey anlatmaya çalışıyor, o sinyalleri düşman gibi görmek yerine dinlemeyi denesene bir...
Doktora gidiyorsun, kan tahlilleri tertemiz çıkıyor, emarlar cillop gibi. "Hocam ölüyorum" diyorsun, yüzüne bakıp "Strestendir, biraz dinlen" deyip eve yolluyorlar. Çıldırmamak elde değil! Hastalığını kimseye ispatlayamamak, o görünmez sızıyı anlatamamak insanı fiziki ağrıdan daha çok bitiriyor zaten. Ya düşünsene, tıp literatüründe santral sensitizasyon diyoruz biz buna, yani merkezi sinir sisteminin aşırı duyarlılaşması. Beyin ağrı sinyallerini radyo sesi gibi sonuna kadar açmış, kısmıyor bir türlü...
Bazen diyorum ki, keşke kolum kırılsaydı da alçıyı gösterip "Bakın buram acıyor" diyebilseydim. Fibromiyalji öyle sinsi bir şey işte. Bir gün boynun tutulur, ertesi gün belin, sonraki gün sırtındaki o kürek kemiklerinin arası alev alev yanar. Ağrının gezginci olması tam bir muamma. Kas liflerindeki o hassas noktalar, nörotransmitter seviyelerindeki o dengesizlik... Anlatıyorsun ama karşıdaki sadece "Yine mi yorgunsun?" diyor. Yorgunluk değil ki bu, ruhun çekilmesi gibi bir şey!
Geceleri uyuyamamak da cabası. Yatağa giriyorsun, dön babam dön. Tam uykuya daldım diyorsun, o nöropatik ağrılar bacaklarından yukarı doğru bir tırmanıyor, bitti. Derin uyku, yani o dokuların kendini tamir ettiği faz var ya, oraya bir türlü geçemiyor vücut. REM uykusu hak getire zaten. Sabah kalktığında dayak yemiş gibisin derler ya, hani şu kamyon çarpmış hissi... Hah, tam olarak o işte, hiç mübalağasız.
Peki ne yapacaksın, teslim mi olacaksın bu lanet şeye? Asla. Bak sana çok samimi bir şey söyleyeyim, ilaca bağımlı yaşamak çözüm değil. Ağrı kesiciler bir süre sonra fıs, beyni uyuşturmaktan başka bir işe yaradıkları yok. Önce o kafayı bir değiştirmek lazım. Beslenmeyi düzenleyeceksin, gluten mi dokunuyor, şekeri mi keseceksin, bir bakacaksın kendine. Vücudun bir nevi çığlık atıyor aslında, "Bana iyi bakmıyorsun!" diye bağırıyor...
Hafif yürüyüşler, ılık duşlar, magnezyum takviyeleri falan derken insan kendi doktoru oluyor zamanla. Pilates yap diyenlere aldanıp ilk günden ağır egzersize yüklenme sakın, ertesi gün yataktan çıkamazsın vallahi. Yavaş yavaş, minik adımlarla. Kasları esnetmek, o fibrozit dediğimiz tetik noktaları hafif hafif açmak şart. En önemlisi de ne biliyor musun, senin gibi bu acıyı çeken insanlarla konuşmak, yalnız olmadığını bilmek.
Biliyorum, bazen pes etmek geliyor içinden. "Neden ben?" diye soruyorsun kendine, o karanlık kuyuya düşüyorsun yine... Ama bak, bu bir süreç. Ağrıyla savaşmayı bıraktığın, onunla yaşamayı ve onu yönetmeyi öğrendiğin gün biraz olsun nefes almaya başlıyorsun. Vücudun sana bir şey anlatmaya çalışıyor, o sinyalleri düşman gibi görmek yerine dinlemeyi denesene bir...