Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
İnsan bazen sadece durmak istiyor, biliyor musun... Elinde bavulla, içinde hiç bitmeyecekmiş gibi duran o eski sızıyla öylece kalakalıyor havalimanının ortasında. Yolculuk dedikleri şey zaten insanın kendi bedeninden kaçma çabası değil de nedir? İşte tam bu yüzden, o her şeyi vadeden devasa hastane binalarının soğuk koridorlarından sıyrılıp ruhu da iyileştiren şehirlere doğru yola çıkmalı insan. Macaristan’ın o puslu sabahlarında Budapeşte’nin sarı ışıklı kaplıcalarından içeri süzüldüğünde anlıyorsun bunu; su sadece tenine değil, doğrudan kırık dökük geçmişine dokunuyor sanki.
Vallahi kolay değil insanın şifa aramak için hiç bilmediği topraklara umut bağlaması, o belirsizliğin ağırlığını omuzlarında taşıması. Hindistan’ın Kerala eyaletinde, o yeşilin binbir tonu arasında kaybolurken buluyorsun bazen kendini. Yağmur usul usul yapraklara vuruyor, havada keskin bir baharat kokusu... Oradaki o yaşlı ayurveda ustasının gözlerinin içine bakıyorsun ve kelimeler olmadan da anlaşabildiğinizi görüyorsun; beden dediğin şey aslında sadece bir emanet, ona hoyrat davranmayı ne zaman bırakacağız acaba?
Bazen de burnumuzun dibindeki o kadim toprakları unutup çok uzaklarda arıyoruz dermanı, ne garip iş değil mi abi ya... Afyon’un o bozkır sıcağında yükselen termal buharı, şifalı suların topraktan fışkırırken çıkardığı o derinden gelen ses. Bu toprakların altı berekettir, baştan aşağı bir eczanedir aslında burası. Anadolu’da nereye adım atsan bir kaplıca, nereden geçsen bir çamur banyosu bekler seni; sadece dinlemeyi bilmek, o toprağın fısıltısını hissetmek gerekiyor.
Almanya’nın o disiplinli, soğuk ama bir o kadar da kusursuz klinikleri geliyor sonra akla... Baden-Baden’in o görkemli ağaçlı yollarında yürürken, her şeyin bir kurala bağlı olduğunu bilmek insanı garip bir şekilde sakinleştiriyor. İyileşmek de bir disiplin işidir derdi eskiler, gerçekten de öyle galiba. İsviçre kliniklerindeki o sessizlik, Alp dağlarının o bembeyaz, tertemiz havası ciğerlerine dolarken hissettiğin o keskin sızı... İnsan orada yaşlanmayacağına, zamanın durduğuna inanmak istiyor.
Çek Cumhuriyeti’ndeki Karlovy Vary’i görmediysen, o süslü porselen bardaklardan akan sıcak maden suyunu yudumlayarak o nehir kenarında yürümediysen eksik kalmışsın demektir biraz. Renkli binaların gölgesinde, her adımda tarihin ve şifanın iç içe geçtiği o tuhaf ritim... İnsanlar oraya sadece tedavi olmaya gelmiyor, adeta yeniden doğmanın o sancılı ama güzel yolunu yürümeye geliyorlar. Zaten iyileşmek dediğin şey, biraz da o eski seni arkada bırakabilme cesareti göstermek değil midir...
Vallahi kolay değil insanın şifa aramak için hiç bilmediği topraklara umut bağlaması, o belirsizliğin ağırlığını omuzlarında taşıması. Hindistan’ın Kerala eyaletinde, o yeşilin binbir tonu arasında kaybolurken buluyorsun bazen kendini. Yağmur usul usul yapraklara vuruyor, havada keskin bir baharat kokusu... Oradaki o yaşlı ayurveda ustasının gözlerinin içine bakıyorsun ve kelimeler olmadan da anlaşabildiğinizi görüyorsun; beden dediğin şey aslında sadece bir emanet, ona hoyrat davranmayı ne zaman bırakacağız acaba?
Bazen de burnumuzun dibindeki o kadim toprakları unutup çok uzaklarda arıyoruz dermanı, ne garip iş değil mi abi ya... Afyon’un o bozkır sıcağında yükselen termal buharı, şifalı suların topraktan fışkırırken çıkardığı o derinden gelen ses. Bu toprakların altı berekettir, baştan aşağı bir eczanedir aslında burası. Anadolu’da nereye adım atsan bir kaplıca, nereden geçsen bir çamur banyosu bekler seni; sadece dinlemeyi bilmek, o toprağın fısıltısını hissetmek gerekiyor.
Almanya’nın o disiplinli, soğuk ama bir o kadar da kusursuz klinikleri geliyor sonra akla... Baden-Baden’in o görkemli ağaçlı yollarında yürürken, her şeyin bir kurala bağlı olduğunu bilmek insanı garip bir şekilde sakinleştiriyor. İyileşmek de bir disiplin işidir derdi eskiler, gerçekten de öyle galiba. İsviçre kliniklerindeki o sessizlik, Alp dağlarının o bembeyaz, tertemiz havası ciğerlerine dolarken hissettiğin o keskin sızı... İnsan orada yaşlanmayacağına, zamanın durduğuna inanmak istiyor.
Çek Cumhuriyeti’ndeki Karlovy Vary’i görmediysen, o süslü porselen bardaklardan akan sıcak maden suyunu yudumlayarak o nehir kenarında yürümediysen eksik kalmışsın demektir biraz. Renkli binaların gölgesinde, her adımda tarihin ve şifanın iç içe geçtiği o tuhaf ritim... İnsanlar oraya sadece tedavi olmaya gelmiyor, adeta yeniden doğmanın o sancılı ama güzel yolunu yürümeye geliyorlar. Zaten iyileşmek dediğin şey, biraz da o eski seni arkada bırakabilme cesareti göstermek değil midir...