Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Gözün kararıverir ya hani birden, koltuktan kalkarken dünya şöyle bir sola doğru yatar... Vallahi çok insan bunu sadece yorgunluğa bağlıyor ama işin aslı hiç de öyle olmayabiliyor bazen. Vücut o an resmen "benim yakıt pompasında bir sıkıntı var" diye bağırıyor aslında, biz duymuyoruz. Kalbin o kanı uç noktalara, beyne ulaştıracak gücü kendinde bulamaması öyle hafife alınacak bir şey değil ki. Kalp kası yoruluyor, damarlar gevşiyor ve o bildiğimiz hayat enerjisi bir anda çekiliveriyor damarlardan.
Tuzsuz yemek sağlıklı derler ya hep, işte o büyük bir ezber bence. Vücutta yeterli sodyum olmayınca su tutulmuyor, su tutulmayınca da damarların içi boş kalıyor resmen. Hacim düşüyor abi, bildiğin o damarlardan akan nehrin suyu çekiliyor. E su azalınca basınç ne yapsın, o da mecburen aşağı doğru çakılıyor işte. Günde iki litre su içtiğini sanıp aslında sadece kahveyle günü geçiren o kadar çok insan var ki etrafta...
Bazen de insanın içi öyle bir kuruyor ki haberi olmuyor. Susuz kalmak diyorum yani, dehidrasyon dedikleri o hain durum. Vücuttaki sıvı miktarı kritik seviyenin altına indiği an sistem direkt tasarruf moduna geçiyor. Tansiyonu düşürüyor ki hayati organlar hayatta kalabilsin. Ne bileyim, belki de sadece terledin o gün ya da canın hiç su içmek istemedi... İşte o ihmal, akşama doğru dizlerinin bağını çözüveriyor insanın.
Uzun süre ayakta sabit kalmak da ayrı bir dert. Kan yerçekimine yenik düşüyor, ayak bileklerinde birikiyor ve yukarı çıkamıyor bir türlü. Beyin susuz kalmış bir bitki gibi boynunu büküyor o an. Şöyle bir kafayı kaldırıp gökyüzüne bakarsın da her şey flu görünür ya... Hah, tam olarak o an damarlarının genişleyip kanı yukarı pompalayamamasından bahsediyorum.
Hamilelik dönemi mesela, başlı başına bir mucize ama kadının bedenini altüst eden bir süreç. Vücut yeni bir canlı için o kadar çok yeni damar yolu inşa ediyor ki, mevcut kan miktarı o devasa ağa yetersiz geliyor ilk aylarda. Doğal bir genişleme bu aslında, korkulacak bir şey yok belki ama o sürekli baş dönmeleri, o bitmek bilmeyen halsizlik hissi... İnsanı hayattan bezdiriyor vallahi billahi.
Bazı vitaminlerin eksikliği de sinsice yapar bunu, ruhun bile duymaz. B12 vitamini ya da folat azaldı mı, vücut yeterince kırmızı kan hücresi üretemez hale geliyor. Kansızlık yani, en yalın haliyle aneminin getirdiği o bitkinlik. Hücrelere oksijen taşınamayınca kalp ne yapsın, neyi pompalasın ki garibim? Sistem yavaşlıyor, tansiyon yerleri süpürüyor.
Kullandığımız o masum görünen ilaçlar var bir de. Bir yerimizi yaparken diğer tarafı yıkıyorlar bazen de farkında olmuyoruz. Kalp ilaçları, idrar söktürücüler, hatta bazı depresyon hapları damarların duvarlarını o kadar rahatlatıyor ki... Tansiyon bir anda yerle yeksan oluyor. Doktora sormadan yutulan her hap, damarlarımıza çekilen pimini çekilmiş bir bomba gibi aslında.
Endokrin sistemdeki o ufak tefek aksamalar da gizli suçlulardan biri olabilir, hiç yabana atmamak lazım. Tiroid bezinin az çalışması ya da böbrek üstü bezlerinin o yetersiz salgıları... Hormonlar dengeden çıktı mı, damarların o kasılıp gevşeme ritmi de tamamen bozuluyor. Vücudun içindeki o gizli orkestra şefi yanlış notaya basınca, bütün ritim altüst oluyor haliyle.
Büyük bir enfeksiyon geçirmiştir belki de vücut, ruhun bile duymamıştır o sırada. Kan zehirlenmesi dedikleri o septisemi durumu tansiyonu öyle bir düşürür ki, şoka sokar adamı. Damarlar enfeksiyonla savaşırken öyle bir genişler, öyle bir geçirgen hale gelir ki... İçindeki basınç sıfıra yaklaşır resmen, çok tehlikeli bir virajdır bu.
Şöyle aniden ayağa kalktığında gözünün önünde uçuşan o siyah noktalar var ya, işte o postural hipotansiyon dedikleri şey. Kalp, senin o ani hareketine aynı hızla yanıt veremiyor o saniyede. Kan aşağıda kalıyor, beyin bir anlık karanlığa gömülüyor. Aslında sadece biraz yavaş hareket etmek, hayata karşı o kadar aceleci olmamak gerekiyor belki de...
Tuzsuz yemek sağlıklı derler ya hep, işte o büyük bir ezber bence. Vücutta yeterli sodyum olmayınca su tutulmuyor, su tutulmayınca da damarların içi boş kalıyor resmen. Hacim düşüyor abi, bildiğin o damarlardan akan nehrin suyu çekiliyor. E su azalınca basınç ne yapsın, o da mecburen aşağı doğru çakılıyor işte. Günde iki litre su içtiğini sanıp aslında sadece kahveyle günü geçiren o kadar çok insan var ki etrafta...
Bazen de insanın içi öyle bir kuruyor ki haberi olmuyor. Susuz kalmak diyorum yani, dehidrasyon dedikleri o hain durum. Vücuttaki sıvı miktarı kritik seviyenin altına indiği an sistem direkt tasarruf moduna geçiyor. Tansiyonu düşürüyor ki hayati organlar hayatta kalabilsin. Ne bileyim, belki de sadece terledin o gün ya da canın hiç su içmek istemedi... İşte o ihmal, akşama doğru dizlerinin bağını çözüveriyor insanın.
Uzun süre ayakta sabit kalmak da ayrı bir dert. Kan yerçekimine yenik düşüyor, ayak bileklerinde birikiyor ve yukarı çıkamıyor bir türlü. Beyin susuz kalmış bir bitki gibi boynunu büküyor o an. Şöyle bir kafayı kaldırıp gökyüzüne bakarsın da her şey flu görünür ya... Hah, tam olarak o an damarlarının genişleyip kanı yukarı pompalayamamasından bahsediyorum.
Hamilelik dönemi mesela, başlı başına bir mucize ama kadının bedenini altüst eden bir süreç. Vücut yeni bir canlı için o kadar çok yeni damar yolu inşa ediyor ki, mevcut kan miktarı o devasa ağa yetersiz geliyor ilk aylarda. Doğal bir genişleme bu aslında, korkulacak bir şey yok belki ama o sürekli baş dönmeleri, o bitmek bilmeyen halsizlik hissi... İnsanı hayattan bezdiriyor vallahi billahi.
Bazı vitaminlerin eksikliği de sinsice yapar bunu, ruhun bile duymaz. B12 vitamini ya da folat azaldı mı, vücut yeterince kırmızı kan hücresi üretemez hale geliyor. Kansızlık yani, en yalın haliyle aneminin getirdiği o bitkinlik. Hücrelere oksijen taşınamayınca kalp ne yapsın, neyi pompalasın ki garibim? Sistem yavaşlıyor, tansiyon yerleri süpürüyor.
Kullandığımız o masum görünen ilaçlar var bir de. Bir yerimizi yaparken diğer tarafı yıkıyorlar bazen de farkında olmuyoruz. Kalp ilaçları, idrar söktürücüler, hatta bazı depresyon hapları damarların duvarlarını o kadar rahatlatıyor ki... Tansiyon bir anda yerle yeksan oluyor. Doktora sormadan yutulan her hap, damarlarımıza çekilen pimini çekilmiş bir bomba gibi aslında.
Endokrin sistemdeki o ufak tefek aksamalar da gizli suçlulardan biri olabilir, hiç yabana atmamak lazım. Tiroid bezinin az çalışması ya da böbrek üstü bezlerinin o yetersiz salgıları... Hormonlar dengeden çıktı mı, damarların o kasılıp gevşeme ritmi de tamamen bozuluyor. Vücudun içindeki o gizli orkestra şefi yanlış notaya basınca, bütün ritim altüst oluyor haliyle.
Büyük bir enfeksiyon geçirmiştir belki de vücut, ruhun bile duymamıştır o sırada. Kan zehirlenmesi dedikleri o septisemi durumu tansiyonu öyle bir düşürür ki, şoka sokar adamı. Damarlar enfeksiyonla savaşırken öyle bir genişler, öyle bir geçirgen hale gelir ki... İçindeki basınç sıfıra yaklaşır resmen, çok tehlikeli bir virajdır bu.
Şöyle aniden ayağa kalktığında gözünün önünde uçuşan o siyah noktalar var ya, işte o postural hipotansiyon dedikleri şey. Kalp, senin o ani hareketine aynı hızla yanıt veremiyor o saniyede. Kan aşağıda kalıyor, beyin bir anlık karanlığa gömülüyor. Aslında sadece biraz yavaş hareket etmek, hayata karşı o kadar aceleci olmamak gerekiyor belki de...