Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Sabahın ilk ışıklarında mutfağa geçip o çok sevdiğin dumanı üstünde tüten çaydan bir yudum alırsın ya, işte tam o anda dişine saplanan o sinsi ve keskin sızı adeta beyninde şimşekler çaktırır. Hani sanki kemiğine buzlu bir iğne batırıyorlarmış gibi bir his... Nedir bu işin aslı, neden bir insan en sevdiği dondurmayı ısırırken bir anda gözlerinden yaş gelecek raddeye gelir ki? Dişin en dışındaki o elmas kadar sert emaye tabakası zamanla aşındığında, hemen altındaki binlerce mikro kanalla dolu dentin dokusu savunmasızca açıkta kalıverir. Sıcak, soğuk, tatlı ya da ekşi bir şey temas ettiği an o küçük kanallardan doğrudan sinirlere sinyal gidiyor, yapacak bir şey yok abi, sinirler doğrudan çığlığı basıyor. İnsan bazen anlayamıyor; dün sapasağlam duran diş nasıl olur da bugün rüzgar eserken bile sızlamaya başlar, minenin feryadı bu aslında...
Gecenin bir yarısı farkında olmadan dişlerini gıcırdatıp durmak, belki de o fark etmediğin stresin çenene yüklediği devasa baskının en acımasız faturasıdır aslında. Vallahi billahi insan uyurken kendine nasıl bu kadar zarar verebilir diye düşünmeden edemiyor, ama o çene kasları öyle bir sıkıyor ki birbirini, zamanla elmas sertliğindeki o koruyucu zırh çıtır çıtır çatlayıp mikro seviyede yok olup gidiyor. Diş eti çekilmesi dedikleri şey de cabası tabii... Diş etleri yaşlandıkça ya da sert fırçalamaktan geriye doğru çekildikçe, dişin o güne kadar gün yüzü görmemiş hassas kök yüzeyleri bir anda dış dünyayla baş başa kalıyor. Köklerde koruyucu emaye tabakası da yok ki, dümdüz açık hedef! Acaba fırçayı çok mu bastırarak kullanıyorsun, yoksa dişlerini adeta bir zımpara kağıdı gibi kazıyor musun her sabah?
Gazlı içecekler, turşunun o iştah kabartan ekşisi, gün içinde birbiri ardına devrilen o koyu kahveler aslında ağzının içinde tam bir asit fırtınası koparıyor. Asit dedikçe insanın aklına kimyasal laboratuvarlar geliyor ama mutfağındaki o masum görünen limon bile dişin koruyucu duvarlarını yavaş yavaş eriten gizli bir düşman olabiliyor bazen. Diş minesinin kimyasal yapısını öyle bir bozuyor ki bu asitli besinler, zamanla minenin koruyucu kalkanı inceliyor, inceldikçe de o soğuk su bardağı elinde titremeye başlıyor. Bazen sadece beslenme şeklini değiştirmek bile yetebilecekken, alışkanlıklardan vazgeçmek öyle zor geliyor ki insana... Bir de üstüne daha beyaz dişler sevdasıyla şu aşındırıcı Macunlara sarılıyoruz ya, resmen dişin feryadına kendi elimizle davetiye çıkarıyoruz, kendi ayağımıza sıkıyoruz.
Çürüklerin o sinsi sinsi ilerleyişi veya eskimiş, kenarından hava almaya başlamış dolgular tam bir baş belasıdır; dişin içindeki o canlı doku hava aldıkça feryat eder. Diş hekimine gitmeyi sürekli ertelersin, 'geçer ya, alt tarafı biraz sızladı' dersin ama o sızı hiçbir yere gitmez, sadece fırsat kollar. Dolgunun altı mikro sızıntılarla dolduğunda ya da diş etinde küçük bir iltihap başladığında sinir uçları adeta açıkta kalan elektrik kabloları gibi en küçük temasta kıvılcım saçar. Çok basit bir dolgu yenilemesiyle veya yumuşak kıllı bir fırçayla çözülebilecek bir meseleyi aylarca çekmek resmen kendimize yaptığımız bir eziyet... Eğer her yudumda tırnaklarını koltuğun kenarına geçirecek gibi oluyorsan, o diş sana bir şey anlatmaya çalışıyordur, kulak vermek lazım.
Gecenin bir yarısı farkında olmadan dişlerini gıcırdatıp durmak, belki de o fark etmediğin stresin çenene yüklediği devasa baskının en acımasız faturasıdır aslında. Vallahi billahi insan uyurken kendine nasıl bu kadar zarar verebilir diye düşünmeden edemiyor, ama o çene kasları öyle bir sıkıyor ki birbirini, zamanla elmas sertliğindeki o koruyucu zırh çıtır çıtır çatlayıp mikro seviyede yok olup gidiyor. Diş eti çekilmesi dedikleri şey de cabası tabii... Diş etleri yaşlandıkça ya da sert fırçalamaktan geriye doğru çekildikçe, dişin o güne kadar gün yüzü görmemiş hassas kök yüzeyleri bir anda dış dünyayla baş başa kalıyor. Köklerde koruyucu emaye tabakası da yok ki, dümdüz açık hedef! Acaba fırçayı çok mu bastırarak kullanıyorsun, yoksa dişlerini adeta bir zımpara kağıdı gibi kazıyor musun her sabah?
Gazlı içecekler, turşunun o iştah kabartan ekşisi, gün içinde birbiri ardına devrilen o koyu kahveler aslında ağzının içinde tam bir asit fırtınası koparıyor. Asit dedikçe insanın aklına kimyasal laboratuvarlar geliyor ama mutfağındaki o masum görünen limon bile dişin koruyucu duvarlarını yavaş yavaş eriten gizli bir düşman olabiliyor bazen. Diş minesinin kimyasal yapısını öyle bir bozuyor ki bu asitli besinler, zamanla minenin koruyucu kalkanı inceliyor, inceldikçe de o soğuk su bardağı elinde titremeye başlıyor. Bazen sadece beslenme şeklini değiştirmek bile yetebilecekken, alışkanlıklardan vazgeçmek öyle zor geliyor ki insana... Bir de üstüne daha beyaz dişler sevdasıyla şu aşındırıcı Macunlara sarılıyoruz ya, resmen dişin feryadına kendi elimizle davetiye çıkarıyoruz, kendi ayağımıza sıkıyoruz.
Çürüklerin o sinsi sinsi ilerleyişi veya eskimiş, kenarından hava almaya başlamış dolgular tam bir baş belasıdır; dişin içindeki o canlı doku hava aldıkça feryat eder. Diş hekimine gitmeyi sürekli ertelersin, 'geçer ya, alt tarafı biraz sızladı' dersin ama o sızı hiçbir yere gitmez, sadece fırsat kollar. Dolgunun altı mikro sızıntılarla dolduğunda ya da diş etinde küçük bir iltihap başladığında sinir uçları adeta açıkta kalan elektrik kabloları gibi en küçük temasta kıvılcım saçar. Çok basit bir dolgu yenilemesiyle veya yumuşak kıllı bir fırçayla çözülebilecek bir meseleyi aylarca çekmek resmen kendimize yaptığımız bir eziyet... Eğer her yudumda tırnaklarını koltuğun kenarına geçirecek gibi oluyorsan, o diş sana bir şey anlatmaya çalışıyordur, kulak vermek lazım.