Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Vallahi billahi bazen geriye dönüp baktığımda, o eski haber merkezindeki koşturmacayı düşünüyorum da... Hepimizin içinde bir yerlerde o bitmek bilmeyen çocuksu hareketlilik ya da tam aksine, masanın başındaki o derin, dünyadan kopuk dalgınlıklar vardı ya; işte hikaye tam olarak orada, yani hayatın en başında başlıyor. Çoğu uzman bas bas bağırıyor, bu işin miladı genelde yedi yaş öncesidir, bilemediniz en geç on iki yaş civarı tescillenir diye ama sahaya indiğinizde durum hiç de öyle şablonlara sığmıyor işte. Kiminde daha üç yaşında, kreş köşelerinde, akranlarını peşinden sürükleyen o fırtınalı enerjiyle çakar şimşek... Kiminde ise...
Sessiz sedasız büyüyen, sırasından kalkmayan ama zihni sürekli başka diyarlarda gezinen o sakin çocukları ne yapacağız peki, onları nereye koyacağız? Onlarınki genelde okul sıralarında, yani sorumlulukların ağırlaştığı, o ilk ciddi ödevlerin eve gelmeye başladığı ilkokul iki, bilemediniz üçüncü sınıfta iyice ayyuka çıkar. Dikkat eksikliği dediğimiz o sinsi arkadaş, çocuktan ziyade sistemin duvarlarına çarptığı an görünür oluyor galiba; hani derler ya, yük ağırlaşınca tekerleğin gıcırtısı duyulurmuş, tam olarak öyle bir durum.
Abi ya, bir çocuğun koltukların tepesinde amuda kalkması illa bir tanı kriteri midir, yoksa sadece hayatı erkenden ve hızlıca tüketme arzusu mu, bunu ayırt etmek gerçekten büyük bir ustalık gerektiriyor. Ergenlik kapıyı çaldığında ise o çocukluktaki saf hiperaktivite yerini içsel bir huzursuzluğa, sanki motoru hiç durmayan bir arabadaymış hissine bırakıyor ki... Dönüşüyor yani, biçim değiştiriyor belirtiler, yaş aldıkça kabuk değiştiriyor ama öz hep aynı kalıyor. Büyüdükçe her şey biter sanıyoruz, geçici bir heves gibi görüyoruz bazen ama maalesef geçmiyor, sadece biz onunla yaşamayı, etrafından dolaşmayı öğreniyoruz.
Şöyle bir etrafınıza bakın, kendi çocukluğunuza veya komşunun o ele avuca sığmayan yumurcağına bir göz atın bakalım; ne görüyorsunuz? Eğer o gözlerdeki ışık, odaklanılması gereken bir ödevin karşısında sönüyorsa, bir oyundan diğerine saniyeler içinde zıplama ihtiyacı doğuyorsa, zamanlamaya çok da takılmamak lazım aslında. Erken yaşta fark etmek elbette bir avantaj, hani derler ya yol yakınken dönmek diye, ama yirmisinde, otuzunda bile "Yahu bende bu varmış" deyip hayatını baştan kuran o kadar çok insan gördüm ki bu meslek hayatımda...
Sessiz sedasız büyüyen, sırasından kalkmayan ama zihni sürekli başka diyarlarda gezinen o sakin çocukları ne yapacağız peki, onları nereye koyacağız? Onlarınki genelde okul sıralarında, yani sorumlulukların ağırlaştığı, o ilk ciddi ödevlerin eve gelmeye başladığı ilkokul iki, bilemediniz üçüncü sınıfta iyice ayyuka çıkar. Dikkat eksikliği dediğimiz o sinsi arkadaş, çocuktan ziyade sistemin duvarlarına çarptığı an görünür oluyor galiba; hani derler ya, yük ağırlaşınca tekerleğin gıcırtısı duyulurmuş, tam olarak öyle bir durum.
Abi ya, bir çocuğun koltukların tepesinde amuda kalkması illa bir tanı kriteri midir, yoksa sadece hayatı erkenden ve hızlıca tüketme arzusu mu, bunu ayırt etmek gerçekten büyük bir ustalık gerektiriyor. Ergenlik kapıyı çaldığında ise o çocukluktaki saf hiperaktivite yerini içsel bir huzursuzluğa, sanki motoru hiç durmayan bir arabadaymış hissine bırakıyor ki... Dönüşüyor yani, biçim değiştiriyor belirtiler, yaş aldıkça kabuk değiştiriyor ama öz hep aynı kalıyor. Büyüdükçe her şey biter sanıyoruz, geçici bir heves gibi görüyoruz bazen ama maalesef geçmiyor, sadece biz onunla yaşamayı, etrafından dolaşmayı öğreniyoruz.
Şöyle bir etrafınıza bakın, kendi çocukluğunuza veya komşunun o ele avuca sığmayan yumurcağına bir göz atın bakalım; ne görüyorsunuz? Eğer o gözlerdeki ışık, odaklanılması gereken bir ödevin karşısında sönüyorsa, bir oyundan diğerine saniyeler içinde zıplama ihtiyacı doğuyorsa, zamanlamaya çok da takılmamak lazım aslında. Erken yaşta fark etmek elbette bir avantaj, hani derler ya yol yakınken dönmek diye, ama yirmisinde, otuzunda bile "Yahu bende bu varmış" deyip hayatını baştan kuran o kadar çok insan gördüm ki bu meslek hayatımda...