Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Odasından saatlerdir çıt çıkmıyor, gidip bakıyorsun, oyuncak bebeklerinin saçlarını öyle bir hırsla, öyle bir ciddiyetle tarıyor ki sanırsın dünyanın kaderi o tarakta saklı. Çocuk kalbi işte, biz kocaman dertlerin altında ezilirken onların minicik omuzlarında neleri taşıdığını çoğunlukla ıskalıyoruz, gözden kaçıyor o anlar. Hani böyle içinin daraldığını hissedersin de adını koyamazsın ya, hah, çocuktaki kaygı tam da öyle bir şey; dökülüveriyor bir yerlerden ama biz adına sadece "hırçınlık" deyip geçiyoruz kolaya kaçarak. Bazen bir bakış, bazen o minik ellerin tişörtün eteğini çekiştirmesi anlatıyor her şeyi aslında, anlayana tabii.
Pazar geceleri aniden bastıran o karın ağrılarına ne demeli peki, vallahi bilerek yapmıyorlar, numara falan değil bu. Okul fobisi mi dersin, arkadaş ilişkilerindeki o görünmez gerilimler mi, yoksa evdeki en ufak bir yüksek sesin yarattığı sarsıntı mı bilinmez ama o mide cidden bulanıyor o an. Vücut öyle bir alarm veriyor ki, zihin ne olduğunu çözemeden mide sinyali çakıyor oradan. Biz yetişkinler bile stres altındayken midemize kramplar girmiyor mu Allah aşkına, e bu küçücük bünye ne yapsın? Doktora götürürsün, tahliller temiz çıkar, hiçbir şey bulamazlar...
Geçen gün bir arkadaşım anlatıyor, kızı geceleri odasında tek başına uyumamak için kırk takla atıyormuş, kapının eşiğine resmen nöbetçi diker gibi. Korkuyor çocuk, neyden korktuğunu kendi de bilmiyor ki anlatsın sana, lügatinde henüz o kelimeler yok çünkü. Canavar var diyor mesela, aslında canavar dediği şey o gün okulda öğretmeninin attığı ufak bir fırçanın zihnindeki devasa gölgesi belki de. Hayal güçleri o kadar geniş ve korumasız ki, dışarıdan gelen en ufak bir olumsuz rüzgarda hemen fırtına kopuveriyor içlerinde. Üstüne gitmemek lazım böyle zamanlarda, sarılmak, sadece orada olduğunu hissettirmek bile yetiyor bazen.
Mükemmeliyetçilik dedikleri o illet hastalık var ya, maalesef çocuk yaşta yapışıyor bazen yakaya. Ödevindeki bir çizgi azıcık eğri oldu diye hüngür hüngür ağlayan bir çocuk gördüyseniz ne demek istediğimi çok iyi anlarsınız abi. Kendine koyduğu o devasa hedefin altında eziliyor küçücük yaşta, hata yapmaktan ödü kopuyor resmen. Başarısız olursam annem babam beni daha az mı sever korkusu bu aslında, derinlerde bir yerde bu yatıyor. Sürekli bir onaylanma ihtiyacı, "Nasıl olmuş, güzel mi, beğendin mi?" sorularının ardı arkası kesilmiyorsa orada bir durup düşünmek gerek sanki.
Bazısı da tam tersine içine kapanır, sesini bile duyamazsın gün boyu, sanki evde bir hayalet yaşıyor. Soru sorarsın tek kelimeyle geçiştirir, gözünü kaçırır, tırnak etlerini kemirir durur köşesinde sessizce. İnanın o sessizlik, avaz avaz bağıran bir çocuktan çok daha fazla alarm zili çalıyor aslında benim gözümde. İçeride bir yerlerde bir yangın var ve çocuk o yangını tek başına söndürmeye çalışıyor, dumanı da dışarı sızmasın diye nefesini tutuyor sanki... Keşke konuşsalar, içlerini bir dökebilseler ama işte, o duvarları yıkmak zaman alıyor.
Büyümek zaten başlı başına sancılı bir süreç, bir de üstüne bu modern zamanların getirdiği o bitmek bilmeyen uyaran kirliliği eklenince işler iyice sarpa sarıyor. Tablet ekranından fırlayan kaygılar mı dersin, sokaktaki o tekinsiz hava mı, yoksa bizlerin fark etmeden yanlarında konuştuğumuz geçim dertleri mi? Çocuklar birer sünger gibidir derlerdi eskiler, harbiden öyle, ne varsa çekiyorlar içlerine, iyiyi de kötüyü de. Sonra bir bakıyorsun durduk yere tırnak yeme başlamış, ya da çocuk altını ıslatmaya dönmüş yeniden. Anlamak lazım, yargılamadan, sadece şefkatle dinlemek ve o minik kalbin ritmini yavaşlatmasına izin vermek gerekiyor.
Pazar geceleri aniden bastıran o karın ağrılarına ne demeli peki, vallahi bilerek yapmıyorlar, numara falan değil bu. Okul fobisi mi dersin, arkadaş ilişkilerindeki o görünmez gerilimler mi, yoksa evdeki en ufak bir yüksek sesin yarattığı sarsıntı mı bilinmez ama o mide cidden bulanıyor o an. Vücut öyle bir alarm veriyor ki, zihin ne olduğunu çözemeden mide sinyali çakıyor oradan. Biz yetişkinler bile stres altındayken midemize kramplar girmiyor mu Allah aşkına, e bu küçücük bünye ne yapsın? Doktora götürürsün, tahliller temiz çıkar, hiçbir şey bulamazlar...
Geçen gün bir arkadaşım anlatıyor, kızı geceleri odasında tek başına uyumamak için kırk takla atıyormuş, kapının eşiğine resmen nöbetçi diker gibi. Korkuyor çocuk, neyden korktuğunu kendi de bilmiyor ki anlatsın sana, lügatinde henüz o kelimeler yok çünkü. Canavar var diyor mesela, aslında canavar dediği şey o gün okulda öğretmeninin attığı ufak bir fırçanın zihnindeki devasa gölgesi belki de. Hayal güçleri o kadar geniş ve korumasız ki, dışarıdan gelen en ufak bir olumsuz rüzgarda hemen fırtına kopuveriyor içlerinde. Üstüne gitmemek lazım böyle zamanlarda, sarılmak, sadece orada olduğunu hissettirmek bile yetiyor bazen.
Mükemmeliyetçilik dedikleri o illet hastalık var ya, maalesef çocuk yaşta yapışıyor bazen yakaya. Ödevindeki bir çizgi azıcık eğri oldu diye hüngür hüngür ağlayan bir çocuk gördüyseniz ne demek istediğimi çok iyi anlarsınız abi. Kendine koyduğu o devasa hedefin altında eziliyor küçücük yaşta, hata yapmaktan ödü kopuyor resmen. Başarısız olursam annem babam beni daha az mı sever korkusu bu aslında, derinlerde bir yerde bu yatıyor. Sürekli bir onaylanma ihtiyacı, "Nasıl olmuş, güzel mi, beğendin mi?" sorularının ardı arkası kesilmiyorsa orada bir durup düşünmek gerek sanki.
Bazısı da tam tersine içine kapanır, sesini bile duyamazsın gün boyu, sanki evde bir hayalet yaşıyor. Soru sorarsın tek kelimeyle geçiştirir, gözünü kaçırır, tırnak etlerini kemirir durur köşesinde sessizce. İnanın o sessizlik, avaz avaz bağıran bir çocuktan çok daha fazla alarm zili çalıyor aslında benim gözümde. İçeride bir yerlerde bir yangın var ve çocuk o yangını tek başına söndürmeye çalışıyor, dumanı da dışarı sızmasın diye nefesini tutuyor sanki... Keşke konuşsalar, içlerini bir dökebilseler ama işte, o duvarları yıkmak zaman alıyor.
Büyümek zaten başlı başına sancılı bir süreç, bir de üstüne bu modern zamanların getirdiği o bitmek bilmeyen uyaran kirliliği eklenince işler iyice sarpa sarıyor. Tablet ekranından fırlayan kaygılar mı dersin, sokaktaki o tekinsiz hava mı, yoksa bizlerin fark etmeden yanlarında konuştuğumuz geçim dertleri mi? Çocuklar birer sünger gibidir derlerdi eskiler, harbiden öyle, ne varsa çekiyorlar içlerine, iyiyi de kötüyü de. Sonra bir bakıyorsun durduk yere tırnak yeme başlamış, ya da çocuk altını ıslatmaya dönmüş yeniden. Anlamak lazım, yargılamadan, sadece şefkatle dinlemek ve o minik kalbin ritmini yavaşlatmasına izin vermek gerekiyor.