Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Aynaya ilk baktığımda o yorgun ifadeyi gördüğüm sabahı hiç unutmuyorum; hani uyursunuz, dinlenirsiniz ama yüzünüz aksini söyler ya, işte tam öyle bir histi. İnsan yaş aldıkça ya da tamamen genetik sebeplerle, göz kapaklarında bir ağırlık hissetmeye başlıyor. Blefaroplasti dediğimiz şey de tam olarak bu ağırlığı, o omuzlarımızdan yük kalkmış gibi hafifletme operasyonu aslında. Göz kapaklarındaki fazla derinin, biriken yağ torbalarının usulca alınması süreci... Yani anlayacağınız, sadece estetik bir kaygı değil, bazen resmen görüş açısını kapatan o perdeyi aralama sanatı.
Geçen gün bir kahve sohbetinde laf döndü dolaştı, "Ya abi, gerçekten o kadar fark ediyor mu?" sorusuna geldi. Fark ediyor vallahi, hem de nasıl! Üst kapaklar sarktığında insanı olduğundan abartısız on yaş daha yaşlı ve sürekli uykusuz gösterebiliyor. Ameliyat lafı başta biraz ürkütücü gelse de, lokal anesteziyle bile halledilebilen, öyle günlerce hastanede yatmayı gerektirmeyen bir dokunuş bu. Alt kapaklardaki o can sıkıcı torbalanmalar, morluk gibi duran gölgeler de cabası... Hepsine birden el atıldığında, yüzdeki o hüzünlü bulut bir anda dağılıveriyor.
Kliniğin kapısından giren insanların gözlerindeki o tereddütü çok iyi bilirim; acaba yapay durur mu, bakışlarım değişir mi korkusu... İşinin ehli bir hekimin elinde o kadar doğal bir sonuç çıkıyor ki, dışarıdan bakanlar "Sende bir güzellik var ama ne?" deyip işin içinden çıkamıyorlar. Zaten amaç da tam olarak bu; kimseye "Ben ameliyat oldum" diye bağırmayan, sadece taze ve dingin bir ifade yakalamak. Eğer gözlerinizdeki o eski enerjiyi özlediyseniz, kendinize bir şans tanımak hiç de fena bir fikir olmayabilir...
İyileşme süreci gözünüzde büyümesin, ilk birkaç gün hafif bir şişlik ve morluk olması dünyanın en normal şeyi. Hani hafif bir çarpmayla morarır ya insan, tıpkı onun gibi bir durum işte. Buz uygulaması, doktorun verdiği kremler derken bir bakmışsınız bir hafta on gün içinde dikişler alınmış, geriye sadece tatlı bir pembelik kalmış. Sonrasında ise gelsin aynalarla barışma seansları, gitsin o yorgun argın bakışlar...
Geçen gün bir kahve sohbetinde laf döndü dolaştı, "Ya abi, gerçekten o kadar fark ediyor mu?" sorusuna geldi. Fark ediyor vallahi, hem de nasıl! Üst kapaklar sarktığında insanı olduğundan abartısız on yaş daha yaşlı ve sürekli uykusuz gösterebiliyor. Ameliyat lafı başta biraz ürkütücü gelse de, lokal anesteziyle bile halledilebilen, öyle günlerce hastanede yatmayı gerektirmeyen bir dokunuş bu. Alt kapaklardaki o can sıkıcı torbalanmalar, morluk gibi duran gölgeler de cabası... Hepsine birden el atıldığında, yüzdeki o hüzünlü bulut bir anda dağılıveriyor.
Kliniğin kapısından giren insanların gözlerindeki o tereddütü çok iyi bilirim; acaba yapay durur mu, bakışlarım değişir mi korkusu... İşinin ehli bir hekimin elinde o kadar doğal bir sonuç çıkıyor ki, dışarıdan bakanlar "Sende bir güzellik var ama ne?" deyip işin içinden çıkamıyorlar. Zaten amaç da tam olarak bu; kimseye "Ben ameliyat oldum" diye bağırmayan, sadece taze ve dingin bir ifade yakalamak. Eğer gözlerinizdeki o eski enerjiyi özlediyseniz, kendinize bir şans tanımak hiç de fena bir fikir olmayabilir...
İyileşme süreci gözünüzde büyümesin, ilk birkaç gün hafif bir şişlik ve morluk olması dünyanın en normal şeyi. Hani hafif bir çarpmayla morarır ya insan, tıpkı onun gibi bir durum işte. Buz uygulaması, doktorun verdiği kremler derken bir bakmışsınız bir hafta on gün içinde dikişler alınmış, geriye sadece tatlı bir pembelik kalmış. Sonrasında ise gelsin aynalarla barışma seansları, gitsin o yorgun argın bakışlar...