Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Pazartesi sabahı o aynanın karşısına geçip "Bu sefer tamam, her şeyi değiştireceğim" dediğin o ilk saniyeyi hatırla. İçinde hem devasa bir umut hem de sinsice büyüyen bir korku... İşte tam o an, eline aldığın o kalemi kağıdı neresinden tutacağını bilememek, o otuz günlük takvimi önüne koyup öylece kalakalmak... Vallahi kolay değil, hepimiz o eşikten geçtik ama o takvimin ilk gününe ne yazacağını bilememek insanı öyle bir çaresiz bırakıyor ki...
Herkesin dilinde bir "kalori açığı" lafıdır gidiyor, sanki biz laboratuvarda yaşayan birer robotmuşuz gibi davranıyorlar abi ya. Senin canın o akşam o sıcak çorbayı, belki de anne elinden çıkmış bir parça yemeği çekerken, kim takar elindeki uygulamanın sana dayattığı o ruhsuz rakamları? Önce bir dur, derin bir nefes al ve o otuz günü planlarken mutfağında aslında neyi görmekten mutlu olduğunu düşünerek başla işe. Kendine ait bir düzen kuracaksan, o düzenin içinde senin ruhun da doymalı, sadece miden değil...
Brokoli haşlamaktan içinin dışına çıktığı o meşhur üçüncü günde, "Ben ne yapıyorum ya" deyip her şeyi fırlatıp atmak işten bile değildir. Çünkü o listeyi hazırlarken, sanki bir gün sonra bambaşka bir insana dönüşecekmişsin gibi o kadar sert, o kadar acımasız kurallar koyuyorsun ki kendine... Neden yapıyorsun bunu, neden ilk haftadan o canım bedenine bir düşman gibi eziyet ediyorsun? Haftalık küçük geçişler köprü oluşturur oysa, birden karşı kıyıya atlamaya çalışırsan o nehir seni yutar, boğulursun o sıkıntı içinde...
Bazı akşamlar işten yorgun argın eve döndüğünde, buzdolabının kapağını açıp o bomboş raflara baktığın o an var ya... İşte o an bütün o büyük idealler, o şatafatlı menü planları bir anda sabun köpüğü gibi sönüveriyor. Eğer pazar gününden o dolaba seni kurtaracak, önceden pişmiş iki kap yemek koymadıysan geçmiş olsun; o telefon çalacak ve o sipariş verilecek. Plan dediğin şey aslında tam olarak bu zayıf anlarını, düştüğün o yorgun dakikaları önceden tahmin edip oraya bir minder koyma sanatıdır bir bakıma.
Bedenin sana sürekli bir şeyler fısıldıyor aslında, bazen çığlık çığlığa bağırıyor hatta ama sen kulaklarını öyle bir tıkamışsın ki... Listede yazıyor diye canın hiç istemediği halde o kuru yulafı kaşıklarken, aslında canının ne kadar sıcak, seni ısıtacak bir şeyler çektiğini görmezden geliyorsun. Kendini dinlemeyi unuttuğun an, o oluşturduğun kağıt parçası sana bir rehber değil, ancak kalın duvarlı bir hapishane olur. Ay boyunca seni nelerin beklediğini, hangi günlerde hormonal olarak veya tamamen psikolojikman çökeceğini az çok biliyorsun; o zaman listeni de o günlere göre esnet, biraz şefkat göster kendine...
Hani o pazar geceleri kurulan muazzam sofraların ardından gelen o tarif edilemez pişmanlık hissi... Billahi değmez, ertesi günü tamamen aç kalarak o pazarın öcünü almaya çalışmak sadece kendini cezalandırmaktır ve bu kısır döngü insanı hayattan soğutur. Aylık bir rota çiziyorsan, o rotanın içinde fırtınalı günlerin de olacağını, bazen geminin su alacağını baştan kabul edeceksin. Önemli olan dümenden tamamen elini çekip gitmek değil, ertesi sabah fırtına dindiğinde kaldığın yerden, sakin sulara doğru yavaşça kürek çekmeye devam edebilmektir.
Herkesin dilinde bir "kalori açığı" lafıdır gidiyor, sanki biz laboratuvarda yaşayan birer robotmuşuz gibi davranıyorlar abi ya. Senin canın o akşam o sıcak çorbayı, belki de anne elinden çıkmış bir parça yemeği çekerken, kim takar elindeki uygulamanın sana dayattığı o ruhsuz rakamları? Önce bir dur, derin bir nefes al ve o otuz günü planlarken mutfağında aslında neyi görmekten mutlu olduğunu düşünerek başla işe. Kendine ait bir düzen kuracaksan, o düzenin içinde senin ruhun da doymalı, sadece miden değil...
Brokoli haşlamaktan içinin dışına çıktığı o meşhur üçüncü günde, "Ben ne yapıyorum ya" deyip her şeyi fırlatıp atmak işten bile değildir. Çünkü o listeyi hazırlarken, sanki bir gün sonra bambaşka bir insana dönüşecekmişsin gibi o kadar sert, o kadar acımasız kurallar koyuyorsun ki kendine... Neden yapıyorsun bunu, neden ilk haftadan o canım bedenine bir düşman gibi eziyet ediyorsun? Haftalık küçük geçişler köprü oluşturur oysa, birden karşı kıyıya atlamaya çalışırsan o nehir seni yutar, boğulursun o sıkıntı içinde...
Bazı akşamlar işten yorgun argın eve döndüğünde, buzdolabının kapağını açıp o bomboş raflara baktığın o an var ya... İşte o an bütün o büyük idealler, o şatafatlı menü planları bir anda sabun köpüğü gibi sönüveriyor. Eğer pazar gününden o dolaba seni kurtaracak, önceden pişmiş iki kap yemek koymadıysan geçmiş olsun; o telefon çalacak ve o sipariş verilecek. Plan dediğin şey aslında tam olarak bu zayıf anlarını, düştüğün o yorgun dakikaları önceden tahmin edip oraya bir minder koyma sanatıdır bir bakıma.
Bedenin sana sürekli bir şeyler fısıldıyor aslında, bazen çığlık çığlığa bağırıyor hatta ama sen kulaklarını öyle bir tıkamışsın ki... Listede yazıyor diye canın hiç istemediği halde o kuru yulafı kaşıklarken, aslında canının ne kadar sıcak, seni ısıtacak bir şeyler çektiğini görmezden geliyorsun. Kendini dinlemeyi unuttuğun an, o oluşturduğun kağıt parçası sana bir rehber değil, ancak kalın duvarlı bir hapishane olur. Ay boyunca seni nelerin beklediğini, hangi günlerde hormonal olarak veya tamamen psikolojikman çökeceğini az çok biliyorsun; o zaman listeni de o günlere göre esnet, biraz şefkat göster kendine...
Hani o pazar geceleri kurulan muazzam sofraların ardından gelen o tarif edilemez pişmanlık hissi... Billahi değmez, ertesi günü tamamen aç kalarak o pazarın öcünü almaya çalışmak sadece kendini cezalandırmaktır ve bu kısır döngü insanı hayattan soğutur. Aylık bir rota çiziyorsan, o rotanın içinde fırtınalı günlerin de olacağını, bazen geminin su alacağını baştan kabul edeceksin. Önemli olan dümenden tamamen elini çekip gitmek değil, ertesi sabah fırtına dindiğinde kaldığın yerden, sakin sulara doğru yavaşça kürek çekmeye devam edebilmektir.