Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün mutfakta durup dururken, sadece tezgaha damlayan bir musluk suyuna bakarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ortada hiçbir şey yoktu aslında; ne kötü bir haber almıştım ne de canımı sıkan somut bir olay yaşanmıştı. İşte insan bazen böyle hiç yoktan, adeta bardaktan boşalırcasına gözyaşı döküveriyor... Biz buna tıp dilinde emosyonel regülasyon bozukluğu ya da geçici bir nörolojik taşma desek de halk arasında adı bellidir: Ağlama krizi. Vücudumuz, içimizde biriken o görünmez stres yükünü, kortizol ve adrenalin gibi hormonları dışarı fırlatmak için bu yöntemi seçer. Yani aslında o an ağlayan gözlerimiz değil, aşırı yüklenmiş sinir sistemimizdir.
İşin aslı, bazen beynimiz gerçek bir tehlike ile zihinsel bir yorgunluğu birbirinden ayırt edemez hale geliyor. Hani derler ya, sabrın sonu selamet diye, bazen de sabrın sonu doğrudan gözyaşı seline çıkıyor işte... Sürekli güçlü görünmeye çalışmak, sorunları halının altına süpürmek bir yere kadar işe yarıyor. Limbik sistem dediğimiz o ilkel beyin bölgesi, artık bu baskıyı kaldıramayacağını anladığı an şalteri indiriveriyor. O yüzden bir sabah uyandığınızda çay kaşığının yere düşmesine hıçkırıklarla tepki verirseniz kendinizi hiç de suçlamayın. Vücut sadece kendi emniyet supabını açmış, içindeki basıncı tahliye ediyordur.
Vallahi billahi bazen insan sadece çok yorulduğu için değil, çok uzun süre güçlü kaldığı için de böyle birden dağılıveriyor. Kronik uykusuzluk, hormonal dalgalanmalar veya bitmek bilmeyen o günlük koşturmaca... Hepsini üst üste koyduğunuzda, sinir sisteminin biyokimyasal dengesi adeta pamuk ipliğine bağlı hale geliyor. Nörotransmitterlerin, yani beyindeki o kimyasal habercilerin dengesi bir kez şaştı mı, en ufak bir tetikleyici bile baraj kapaklarını sonuna kadar açmaya yetiyor. Kendinizi bir anda o girdabın içinde buluveriyorsunuz.
Siz hiç durup dururken ağlayan birini gördüğünüzde "Aman canım, ne var bunda bu kadar büyütecek?" dediniz mi, ya da içinizden böyle geçirdiniz mi hiç? Demeyin, çünkü o kriz anı aslında buzdağının sadece görünen, suyun üstünde kalan küçücük bir kısmıdır. Derindeki birikmişliklerin, söylenmemiş sözlerin, yutkulup geçiştirilmiş kırgınlıkların ani bir patlamasıdır bu durum. Uzmanlar buna bir nevi psikolojik homeostazi, yani ruhsal denge arayışı gözüyle bakıyor. Ruh, kaybettiği o iç dengeyi yeniden kurabilmek adına adeta kendi kendini sabote ederek arınıyor.
Böyle anlarda yapılacak en güzel şey, o gözyaşlarına hiç gem vurmadan akmasına izin vermektir abi, kasmaya hiç gerek yok. Bırakın içinizdeki o fırtına kopsun, çünkü ağladıktan sonra salgılanan endorfin ve oksitosin hormonları doğal bir ağrı kesici gibi ruhu yatıştırır. Eğer bu krizler hayatın sıradan akışını tamamen bozacak kadar sıklaşmıyorsa, korkulacak hiçbir şey yok demektir. Şöyle derin bir nefes alıp, yüzü soğuk suyla yıkadıktan sonra hayatın ritmine yavaşça geri dönmek en iyisi... Zira bazen temizlenmek için yağmura yakalanmak gerekir.
İşin aslı, bazen beynimiz gerçek bir tehlike ile zihinsel bir yorgunluğu birbirinden ayırt edemez hale geliyor. Hani derler ya, sabrın sonu selamet diye, bazen de sabrın sonu doğrudan gözyaşı seline çıkıyor işte... Sürekli güçlü görünmeye çalışmak, sorunları halının altına süpürmek bir yere kadar işe yarıyor. Limbik sistem dediğimiz o ilkel beyin bölgesi, artık bu baskıyı kaldıramayacağını anladığı an şalteri indiriveriyor. O yüzden bir sabah uyandığınızda çay kaşığının yere düşmesine hıçkırıklarla tepki verirseniz kendinizi hiç de suçlamayın. Vücut sadece kendi emniyet supabını açmış, içindeki basıncı tahliye ediyordur.
Vallahi billahi bazen insan sadece çok yorulduğu için değil, çok uzun süre güçlü kaldığı için de böyle birden dağılıveriyor. Kronik uykusuzluk, hormonal dalgalanmalar veya bitmek bilmeyen o günlük koşturmaca... Hepsini üst üste koyduğunuzda, sinir sisteminin biyokimyasal dengesi adeta pamuk ipliğine bağlı hale geliyor. Nörotransmitterlerin, yani beyindeki o kimyasal habercilerin dengesi bir kez şaştı mı, en ufak bir tetikleyici bile baraj kapaklarını sonuna kadar açmaya yetiyor. Kendinizi bir anda o girdabın içinde buluveriyorsunuz.
Siz hiç durup dururken ağlayan birini gördüğünüzde "Aman canım, ne var bunda bu kadar büyütecek?" dediniz mi, ya da içinizden böyle geçirdiniz mi hiç? Demeyin, çünkü o kriz anı aslında buzdağının sadece görünen, suyun üstünde kalan küçücük bir kısmıdır. Derindeki birikmişliklerin, söylenmemiş sözlerin, yutkulup geçiştirilmiş kırgınlıkların ani bir patlamasıdır bu durum. Uzmanlar buna bir nevi psikolojik homeostazi, yani ruhsal denge arayışı gözüyle bakıyor. Ruh, kaybettiği o iç dengeyi yeniden kurabilmek adına adeta kendi kendini sabote ederek arınıyor.
Böyle anlarda yapılacak en güzel şey, o gözyaşlarına hiç gem vurmadan akmasına izin vermektir abi, kasmaya hiç gerek yok. Bırakın içinizdeki o fırtına kopsun, çünkü ağladıktan sonra salgılanan endorfin ve oksitosin hormonları doğal bir ağrı kesici gibi ruhu yatıştırır. Eğer bu krizler hayatın sıradan akışını tamamen bozacak kadar sıklaşmıyorsa, korkulacak hiçbir şey yok demektir. Şöyle derin bir nefes alıp, yüzü soğuk suyla yıkadıktan sonra hayatın ritmine yavaşça geri dönmek en iyisi... Zira bazen temizlenmek için yağmura yakalanmak gerekir.