Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Bıçak altına yatmanın fikri bile insanın tüylerini ürpertirken, bir de aynada ömür boyu o ameliyatın imzasını taşıma korkusu… Çok normal, vallahi çok normal. Kimse kusursuz bir gençlik hayal ederken kulak arkasından sarkan o beyaz çizgilerle yaşamak istemez. Ama işin aslı şu ki, neşterin girdiği yerde iz kalmaması diye bir şey tıbben yok. Yani o sihirli "hiç iz kalmıyor" vaatlerine hemen inanmayın abi, mutlaka bir iz kalır. Ancak modern estetik cerrahi bu izleri yok etmeyi değil, onları nereye saklayacağını çok iyi biliyor. Kulak önündeki o doğal kıvrımlar, saç çizgisi, kulak arkasındaki o gizli oluklar var ya; işte hepsi birer saklanma alanı.
Zaman, estetikte en adil ve en kusursuz çalışan cerrahtır aslında. İlk birkaç ay aynaya baktığınızda o kızarıklıkları görüp "Eyvah, ben ne yaptım?" diye panikleyebilirsiniz, içiniz cız edebilir. İnanın o pembe, belirgin çizgiler kalıcı değil; cildiniz alt tarafta harıl harıl çalışıyor, dokuyu yeniden örüyor. Altıncı aydan sonra o sert ve kırmızı görünüm yerini yavaş yavaş teninizin kendi rengine bırakmaya başlıyor. Bir bakmışsınız, bir yıl sonra o korktuğunuz çizgiler incecik, belli belirsiz birer iplik ipliğine dönmüş. Tabii burada sizin cildinizin genetik yapısı da devreye giriyor; kiminin cildi tereyağından kıl çeker gibi iyileşir, kimininki biraz nazlıdır...
Doğru cerrahı seçmek, aslında o izi daha ameliyat masasına yatmadan yarı yarıya silmek demektir. Deneyimli bir el, cildi çekiştirip germez; o derin dokuyu asar, cildi ise sadece üzerini kapatan zarif bir örtü gibi yerleştirir. Eğer cildiniz aşırı gerilirse, o dikiş yerleri genişler ve "Ben buradayım!" diye bağırmaya başlar. Kasları ve bağ dokusunu içeriden doğru planlayan bir hekim, dışarıya yük bindirmez. Haliyle dikişlerin üzerindeki baskı azalınca, iyileşme süreci de bir o kadar pürüzsüz ve sakin ilerler. Yani mesele sadece kesmek değil, o deriyi hangi gerginlikle kavuşturacağınız.
Güneş kremini yanınızdan ayırmadığınız bir hayat, ameliyat sonrası dönemin altın kuralıdır. O taze scar dokusu dediğimiz yeni iyileşen yerler güneşi gördüğü an koyulaşır, lekelenir ve kalıcı olarak belirginleşir. Aylarca o bölgeyi UV ışınlarından köşe bucak kaçırmak zorundasınız, şapkasız dışarı çıkmak yok yani. Sadece güneş de değil; doktorun verdiği o özel silikon jeller, masaj yönergeleri boşuna yazılmıyor. Cildinize ne kadar şefkatli davranırsanız, o da size o kadar güzel bir geri dönüş yapar. Hatta bazen sadece sabretmek ve o bölgeye hiç dokunmamak bile en iyi tedavidir...
Her insanın iyileşme hikayesi tıpkı parmak izi gibi tamamen kendine hastır, başkasınınkiyle kıyaslanamaz. Arkadaşınız ameliyat olmuştur, üç ayda izi kaybolmuştur; sizinki dokuz ay sürer, bu sizin başarısız bir operasyon geçirdiğinizi göstermez. Sigara kullanımı, beslenme düzeni, hatta gün içinde ne kadar su içtiğiniz bile o dikiş hattının kalitesini doğrudan etkiler. Vücudunuza zaman tanıyın, onunla kavga etmeyin. Aynadaki o ince çizgileri bir kusur değil, kendiniz için yaptığınız güzel bir yatırımın, geçtiğiniz bir yolun tatlı bir anısı olarak görün.
Zaman, estetikte en adil ve en kusursuz çalışan cerrahtır aslında. İlk birkaç ay aynaya baktığınızda o kızarıklıkları görüp "Eyvah, ben ne yaptım?" diye panikleyebilirsiniz, içiniz cız edebilir. İnanın o pembe, belirgin çizgiler kalıcı değil; cildiniz alt tarafta harıl harıl çalışıyor, dokuyu yeniden örüyor. Altıncı aydan sonra o sert ve kırmızı görünüm yerini yavaş yavaş teninizin kendi rengine bırakmaya başlıyor. Bir bakmışsınız, bir yıl sonra o korktuğunuz çizgiler incecik, belli belirsiz birer iplik ipliğine dönmüş. Tabii burada sizin cildinizin genetik yapısı da devreye giriyor; kiminin cildi tereyağından kıl çeker gibi iyileşir, kimininki biraz nazlıdır...
Doğru cerrahı seçmek, aslında o izi daha ameliyat masasına yatmadan yarı yarıya silmek demektir. Deneyimli bir el, cildi çekiştirip germez; o derin dokuyu asar, cildi ise sadece üzerini kapatan zarif bir örtü gibi yerleştirir. Eğer cildiniz aşırı gerilirse, o dikiş yerleri genişler ve "Ben buradayım!" diye bağırmaya başlar. Kasları ve bağ dokusunu içeriden doğru planlayan bir hekim, dışarıya yük bindirmez. Haliyle dikişlerin üzerindeki baskı azalınca, iyileşme süreci de bir o kadar pürüzsüz ve sakin ilerler. Yani mesele sadece kesmek değil, o deriyi hangi gerginlikle kavuşturacağınız.
Güneş kremini yanınızdan ayırmadığınız bir hayat, ameliyat sonrası dönemin altın kuralıdır. O taze scar dokusu dediğimiz yeni iyileşen yerler güneşi gördüğü an koyulaşır, lekelenir ve kalıcı olarak belirginleşir. Aylarca o bölgeyi UV ışınlarından köşe bucak kaçırmak zorundasınız, şapkasız dışarı çıkmak yok yani. Sadece güneş de değil; doktorun verdiği o özel silikon jeller, masaj yönergeleri boşuna yazılmıyor. Cildinize ne kadar şefkatli davranırsanız, o da size o kadar güzel bir geri dönüş yapar. Hatta bazen sadece sabretmek ve o bölgeye hiç dokunmamak bile en iyi tedavidir...
Her insanın iyileşme hikayesi tıpkı parmak izi gibi tamamen kendine hastır, başkasınınkiyle kıyaslanamaz. Arkadaşınız ameliyat olmuştur, üç ayda izi kaybolmuştur; sizinki dokuz ay sürer, bu sizin başarısız bir operasyon geçirdiğinizi göstermez. Sigara kullanımı, beslenme düzeni, hatta gün içinde ne kadar su içtiğiniz bile o dikiş hattının kalitesini doğrudan etkiler. Vücudunuza zaman tanıyın, onunla kavga etmeyin. Aynadaki o ince çizgileri bir kusur değil, kendiniz için yaptığınız güzel bir yatırımın, geçtiğiniz bir yolun tatlı bir anısı olarak görün.