Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
Aynaya her sabah baktığımızda gördüğümüz o çehre, aslında zamanın, yer çekiminin ve en önemlisi de yaşadığımız tüm o duyguların bir nevi muhasebe defteri gibi karşımızda duruyor. Yüz estetiği dediğimiz şey de tam olarak bu defterin sayfalarını biraz temize çekme, yıpranan cilt dokusunu, sarkan yanakları ya da eski neşesini kaybetmiş göz çevresini yeniden yapılandırma sanatı diyebiliriz aslında. Eskiden sadece bıçak altına yatmakla eşdeğer görülen bu kavram, günümüzde teknolojinin ve tıp dünyasının çılgın gelişimiyle beraber öyle bir noktaya geldi ki, artık öğle arasında botoks yaptırıp işine geri dönen insanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. İşin özü, yüzün anatomik dengesini bozmadan, altın oran dediğimiz o görünmez simetriyi yakalayarak kişiyi kendisinin en taze, en dinamik versiyonuna ulaştırmak... Hani bazen bir arkadaşınızı görürsünüz de "Sende bir değişiklik var ama ne?" dersiniz ya, işte tam olarak o sihirli dokunuşun adıdır bu süreç.
Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, kimse otuzlu yaşların sonuna doğru o göz kenarlarındaki kaz ayaklarını ya da yer çekimine yenik düşen gıdı bölgesini seve seve kabullenmiyor abi ya, vallahi bak! İşin cerrahi boyutuna geçtiğimizde, yani o meşhur yüz germe (facelift) ameliyatlarına girdiğimizde, aslında cildin sadece en üst tabakasını gerip bırakmıyor cerrahlar; SMAS adı verilen o derin kas ve bağ dokusunu adeta bir mimar gibi yeniden inşa ediyorlar. Bu derin doku müdahalesi yapılmadığında o rüzgar tüneline girmiş gibi duran, yapay ve gerim gerim gerilmiş korkunç ifadeler ortaya çıkıyor ki, aman diyeyim, uzak dursun. Doğru bir cerrahi müdahale, sarkan yağ yastıkçıklarını eski gençlik günlerindeki yerlerine, yani elmacık kemiklerinin üzerine geri taşımalı, çene hattını adeta bir kalemle çizilmiş gibi netleştirmeli... Tabii ameliyat masasına yatma fikri bile birçoğumuzun tüylerini diken diken etmeye yetiyor, orası da ayrı bir gerçek.
Peki, ameliyat istemiyorsak ne yapacağız, yaşlanmayı öylece izleyecek miyiz yani? Tabii ki hayır; son yıllarda klinikleri doldurup taşıran o meşhur medikal estetik yöntemleri, yani dolgular, gençlik aşıları, fokuslu ultrasonlar tam da bu noktada imdadımıza yetişiyor. Cildin altına gönderilen o hyalüronik asit bazlı dolgular aslında sadece hacim vermekle kalmıyor, aynı zamanda cildin su tutma kapasitesini artırarak içeriden dışarıya doğru bir parıltı, bir canlanma sağlıyor. Ama burada çok ince bir çizgi var; dozu kaçırdığınız an sokaklarda birbirinin kopyası gibi gezen, o şişkin yanaklı ve ifadesiz yüzlerden birine sahip olmanız işten bile değil. Dolayısıyla, yüzünüze neyin enjekte edildiğini bilmek, o doktorun estetik algısına gerçekten güvenmek o kadar hayati bir önem taşıyor ki...
Yüzün üst, orta ve alt bölgesi olarak üç farklı katmanda incelendiğini ve her bölgenin yaşlanma karakterinin tamamen kendine has olduğunu bilerek hareket etmek gerekiyor aslında. Mesela üst yüz dediğimiz o alın ve kaş arası bölgesi tamamen mimiklere bağlı çizgilerle savaşırken, alt yüz bölgesi tamamen yer çekiminin yarattığı o sarkma ve hacim kaybıyla mücadele ediyor. Yani alnınızdaki kırışıklık için botoks harika bir çözüm sunarken, sarkan yanaklarınız için aynı botoksu kullanmaya kalkarsanız tam bir felaketle karşılaşabilirsiniz. Her bölgenin ihtiyacı farklı, her cildin yapısı, kollajen üretim hızı bambaşka... Bu yüzden tek bir mucizevi yöntem beklemek yerine, kombine tedavilerle yüzün geneline hitap eden akılcı bir yol haritası çizmek en mantıklısı galiba.
Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, kimse otuzlu yaşların sonuna doğru o göz kenarlarındaki kaz ayaklarını ya da yer çekimine yenik düşen gıdı bölgesini seve seve kabullenmiyor abi ya, vallahi bak! İşin cerrahi boyutuna geçtiğimizde, yani o meşhur yüz germe (facelift) ameliyatlarına girdiğimizde, aslında cildin sadece en üst tabakasını gerip bırakmıyor cerrahlar; SMAS adı verilen o derin kas ve bağ dokusunu adeta bir mimar gibi yeniden inşa ediyorlar. Bu derin doku müdahalesi yapılmadığında o rüzgar tüneline girmiş gibi duran, yapay ve gerim gerim gerilmiş korkunç ifadeler ortaya çıkıyor ki, aman diyeyim, uzak dursun. Doğru bir cerrahi müdahale, sarkan yağ yastıkçıklarını eski gençlik günlerindeki yerlerine, yani elmacık kemiklerinin üzerine geri taşımalı, çene hattını adeta bir kalemle çizilmiş gibi netleştirmeli... Tabii ameliyat masasına yatma fikri bile birçoğumuzun tüylerini diken diken etmeye yetiyor, orası da ayrı bir gerçek.
Peki, ameliyat istemiyorsak ne yapacağız, yaşlanmayı öylece izleyecek miyiz yani? Tabii ki hayır; son yıllarda klinikleri doldurup taşıran o meşhur medikal estetik yöntemleri, yani dolgular, gençlik aşıları, fokuslu ultrasonlar tam da bu noktada imdadımıza yetişiyor. Cildin altına gönderilen o hyalüronik asit bazlı dolgular aslında sadece hacim vermekle kalmıyor, aynı zamanda cildin su tutma kapasitesini artırarak içeriden dışarıya doğru bir parıltı, bir canlanma sağlıyor. Ama burada çok ince bir çizgi var; dozu kaçırdığınız an sokaklarda birbirinin kopyası gibi gezen, o şişkin yanaklı ve ifadesiz yüzlerden birine sahip olmanız işten bile değil. Dolayısıyla, yüzünüze neyin enjekte edildiğini bilmek, o doktorun estetik algısına gerçekten güvenmek o kadar hayati bir önem taşıyor ki...
Yüzün üst, orta ve alt bölgesi olarak üç farklı katmanda incelendiğini ve her bölgenin yaşlanma karakterinin tamamen kendine has olduğunu bilerek hareket etmek gerekiyor aslında. Mesela üst yüz dediğimiz o alın ve kaş arası bölgesi tamamen mimiklere bağlı çizgilerle savaşırken, alt yüz bölgesi tamamen yer çekiminin yarattığı o sarkma ve hacim kaybıyla mücadele ediyor. Yani alnınızdaki kırışıklık için botoks harika bir çözüm sunarken, sarkan yanaklarınız için aynı botoksu kullanmaya kalkarsanız tam bir felaketle karşılaşabilirsiniz. Her bölgenin ihtiyacı farklı, her cildin yapısı, kollajen üretim hızı bambaşka... Bu yüzden tek bir mucizevi yöntem beklemek yerine, kombine tedavilerle yüzün geneline hitap eden akılcı bir yol haritası çizmek en mantıklısı galiba.