Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
O hastane odasının loş ışığında kollarımın arasına ilk verildiğinde, o minicik tenin sıcaklığıyla ne yapacağımı bilemez halde öylece kalakalmıştım.
Vallahi billahi insan korkuyor abi ya, o kadar narin ve yumuşak ki dokunmaya bile kıyamıyorsun, sanki rüzgar esse incinecek gibi.
Kuru mu, üşüyor mu, yoksa canı mı yanıyor diye düşünmekten gözüme uyku girmediği o ilk günleri hala hatırlarım.
Zaten o sabun kokulu minik parmaklar avucumun içine sıkıştığında anladım ki bu iş kitaplardan okunduğu gibi olmuyor, tamamen kalple hissediliyor.
Bebek banyosu yaparken suyun derecesini dirsekle kontrol etmek yetmiyor ki, insanın kendi kalbinin atış hızı bile o suya yansıyor sanki.
Neden bu kadar evham yapıyoruz ki acaba, alt tarafı biraz su ve sabun işte... Yok öyle değil tabii, o hassas cildin her bir milimetresi dünyayı ilk kez hissediyor çünkü.
Kese falan zaten hak getire, o kat kat yumuşak teni sabunla ovmak değil mesele, sadece hafifçe suyun sevecenliğine bırakmak lazım.
Zeytinyağı mı sürsek, kokulu kremler mi dayasak diye eczane raflarının önünde saatlerce bocaladığımı bilirim.
Aslında ne kadar az kimyasal, o kadar huzurlu bir bebek cildi demekmiş bunu yaşayarak öğrendim.
Bez bölgesindeki o kızarıklıklar insanı nasıl da deli ediyor, sanki bütün dünyanın derdi o an o minicik kalçada toplanmış gibi hissettiriyor.
Her alt değişiminde orayı havalandırmak, sabırla kurulamak lazım; aceleye gelmez bu işler hiç gelmez.
Yazın o sıcak günlerinde pişik olmasın diye döktüğümüz pudralar bazen daha çok tıkıyormuş gözenekleri, insan hatadan ala gele gele öğreniyor.
Kıyafetlerini seçerken bile pamuklusundan şaşmamak gerek, sentetik olanlar o taze teni hemen huzursuz ediveriyor çünkü.
Bazen öyle anlar oluyor ki, ne yaparsan yap susmuyor o bebek ve sen kendini camın önünde çaresizce sallanırken buluyorsun.
Oysa belki de sadece teninin nefes almaya ihtiyacı vardı, biraz sade su, biraz sevgi dolu dokunuşlar her şeyi çözüveriyordu aslında.
Yıllar geçip de o günleri geride bıraktığımda anlıyorum ki, yenidoğan bakımı dediğimiz şey aslında bebeğinle birlikte senin de yeniden doğma hikayenmiş.
Vallahi billahi insan korkuyor abi ya, o kadar narin ve yumuşak ki dokunmaya bile kıyamıyorsun, sanki rüzgar esse incinecek gibi.
Kuru mu, üşüyor mu, yoksa canı mı yanıyor diye düşünmekten gözüme uyku girmediği o ilk günleri hala hatırlarım.
Zaten o sabun kokulu minik parmaklar avucumun içine sıkıştığında anladım ki bu iş kitaplardan okunduğu gibi olmuyor, tamamen kalple hissediliyor.
Bebek banyosu yaparken suyun derecesini dirsekle kontrol etmek yetmiyor ki, insanın kendi kalbinin atış hızı bile o suya yansıyor sanki.
Neden bu kadar evham yapıyoruz ki acaba, alt tarafı biraz su ve sabun işte... Yok öyle değil tabii, o hassas cildin her bir milimetresi dünyayı ilk kez hissediyor çünkü.
Kese falan zaten hak getire, o kat kat yumuşak teni sabunla ovmak değil mesele, sadece hafifçe suyun sevecenliğine bırakmak lazım.
Zeytinyağı mı sürsek, kokulu kremler mi dayasak diye eczane raflarının önünde saatlerce bocaladığımı bilirim.
Aslında ne kadar az kimyasal, o kadar huzurlu bir bebek cildi demekmiş bunu yaşayarak öğrendim.
Bez bölgesindeki o kızarıklıklar insanı nasıl da deli ediyor, sanki bütün dünyanın derdi o an o minicik kalçada toplanmış gibi hissettiriyor.
Her alt değişiminde orayı havalandırmak, sabırla kurulamak lazım; aceleye gelmez bu işler hiç gelmez.
Yazın o sıcak günlerinde pişik olmasın diye döktüğümüz pudralar bazen daha çok tıkıyormuş gözenekleri, insan hatadan ala gele gele öğreniyor.
Kıyafetlerini seçerken bile pamuklusundan şaşmamak gerek, sentetik olanlar o taze teni hemen huzursuz ediveriyor çünkü.
Bazen öyle anlar oluyor ki, ne yaparsan yap susmuyor o bebek ve sen kendini camın önünde çaresizce sallanırken buluyorsun.
Oysa belki de sadece teninin nefes almaya ihtiyacı vardı, biraz sade su, biraz sevgi dolu dokunuşlar her şeyi çözüveriyordu aslında.
Yıllar geçip de o günleri geride bıraktığımda anlıyorum ki, yenidoğan bakımı dediğimiz şey aslında bebeğinle birlikte senin de yeniden doğma hikayenmiş.