Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
O minicik bedeni ilk kez kucağınıza verdiklerinde hissettiğiniz o tarifsiz, hani insanı neredeyse nefessiz bırakan o yoğun korkuyu dün gibi hatırlarım... Eliniz ayağınız birbirine dolanır, dokunsanız kırılacak bir porselen bebek tutuyormuş gibi kasılıp kalırsınız. Kimse size o an dünyanın en ağır sorumluluğunun omuzlarınıza bindiğini söylemez, sadece yüzünüze gülümserler. Ama gerçeği siz de bilirsiniz, ben de bilirim; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve o pembe masalların ardında uykusuzluktan delireceğiniz geceler bekliyor sizi.
Kolları bacakları dikiş tutmaz bir kukla gibi sallanırken, o narin boynunu nasıl tutacağınızı bilemezsiniz bazen. Vallahi billahi o ilk banyo yaptırma anı, ömrümden rahat bir on yıl alıp götürmüştür benim. Bir insanın canı, ciğeri ellerinin arasından sabun köpüğüyle kayıp gidecekmiş gibi hissetmesi ne demek, bunu yaşamayan gerçekten anlayamaz... Sadece sıkı tutun demiyorum, kendinizi de o suyun sıcaklığına, o anın sessiz çığlığına bırakın ve nefes alın.
Sürekli ağlar bu küçük yaratıklar, evet, hiçbir mantıklı sebep yokken saatlerce hem de. Gazı mı var, altı mı ıslak, yoksa sadece bu yabancı ve gürültülü dünyadan ölesiye korkuyor mu? Biz büyükler her şeye bir teşhis koymaya pek meraklıyızdır ama bazen sadece durup sarılmak, o sıcaklığı teninde hissettirmek her türlü ilaçtan daha tesirlidir. Bir mucize falan beklemeyin o anlarda, sadece yan yana durmanın, o küçücük kalbin ritmini kendi göğsünüzde sakinleştirmenin yollarını arayın.
Gecenin üçünde, gözlerinizden adeta kan damlarken o beşiğin başında nöbet tutmak... İnsan bazen isyan etmenin eşiğine geliyor, ne yalan söyleyeyim, uykusuzluk öyle kirli bir işkence yöntemidir ki aklınızı başınızdan alır. Ama sonra o karanlık odada, dışarıda rüzgar eserken gelen o hafif iç çekiş sesi yok mu? İşte o an, insanın bütün o sert, o acımasız duvarları bir anda tuzla buz oluveriyor.
Altını değiştirmek falan işin en kolay kısmı abi ya, asıl mesele o minik ruhun dünyayla kurduğu ilk bağı zedelemeden büyütebilmek. Ne kadar çok konuşurlar başınızda yok şöyle yap, yok böyle sar, yok kundaklama sakın diye... Hepsini kulak ardı edin demiyorum ama günün sonunda o çocukla baş başa kalan, onun her mırıltısının ne anlama geldiğini ezberleyen tek kişi siz olacaksınız. Kendi içinizdeki o vahşi, o korumacı sese güvenmekten başka hiçbir çareniz yok bu hayatta.
O tırnakları keserken yaşanan o gerilim filmi sahneleri... Sanki dünyanın en tehlikeli bombasını imha ediyormuş gibi parmak uçlarınız titrer, nefesinizi tutarsınız. Bir kere canını yakarsanız o sızıyı ömür boyu içinizde taşıyacakmışsınız gibi amansız bir suçluluk duygusu kaplar içinizi. Oysa onlar sandığımızdan çok daha güçlü, çok daha hayata tutunmaya hevesli canlılar.
Bazen sadece izlersiniz, saatlerce hiçbir şey yapmadan, onun o kesik kesik, telaşlı uykusunu seyredersiniz koridordan sızan loş ışıkta. İçinizden bir şeyler kopar, büyümek denilen o acımasız sürecin onu da yavaş yavaş ele geçireceğini düşünürsünüz. Keşke hep böyle küçük, hep böyle savunmasız ve sadece bana muhtaç kalsa dersiniz için için... Sonra bu bencilce düşünceden utanır, kendinizi yine o bitmek bilmeyen bakım rutinlerinin, o zorlu ama bir o kadar da büyüleyici döngünün içinde bulursunuz.
Kolları bacakları dikiş tutmaz bir kukla gibi sallanırken, o narin boynunu nasıl tutacağınızı bilemezsiniz bazen. Vallahi billahi o ilk banyo yaptırma anı, ömrümden rahat bir on yıl alıp götürmüştür benim. Bir insanın canı, ciğeri ellerinin arasından sabun köpüğüyle kayıp gidecekmiş gibi hissetmesi ne demek, bunu yaşamayan gerçekten anlayamaz... Sadece sıkı tutun demiyorum, kendinizi de o suyun sıcaklığına, o anın sessiz çığlığına bırakın ve nefes alın.
Sürekli ağlar bu küçük yaratıklar, evet, hiçbir mantıklı sebep yokken saatlerce hem de. Gazı mı var, altı mı ıslak, yoksa sadece bu yabancı ve gürültülü dünyadan ölesiye korkuyor mu? Biz büyükler her şeye bir teşhis koymaya pek meraklıyızdır ama bazen sadece durup sarılmak, o sıcaklığı teninde hissettirmek her türlü ilaçtan daha tesirlidir. Bir mucize falan beklemeyin o anlarda, sadece yan yana durmanın, o küçücük kalbin ritmini kendi göğsünüzde sakinleştirmenin yollarını arayın.
Gecenin üçünde, gözlerinizden adeta kan damlarken o beşiğin başında nöbet tutmak... İnsan bazen isyan etmenin eşiğine geliyor, ne yalan söyleyeyim, uykusuzluk öyle kirli bir işkence yöntemidir ki aklınızı başınızdan alır. Ama sonra o karanlık odada, dışarıda rüzgar eserken gelen o hafif iç çekiş sesi yok mu? İşte o an, insanın bütün o sert, o acımasız duvarları bir anda tuzla buz oluveriyor.
Altını değiştirmek falan işin en kolay kısmı abi ya, asıl mesele o minik ruhun dünyayla kurduğu ilk bağı zedelemeden büyütebilmek. Ne kadar çok konuşurlar başınızda yok şöyle yap, yok böyle sar, yok kundaklama sakın diye... Hepsini kulak ardı edin demiyorum ama günün sonunda o çocukla baş başa kalan, onun her mırıltısının ne anlama geldiğini ezberleyen tek kişi siz olacaksınız. Kendi içinizdeki o vahşi, o korumacı sese güvenmekten başka hiçbir çareniz yok bu hayatta.
O tırnakları keserken yaşanan o gerilim filmi sahneleri... Sanki dünyanın en tehlikeli bombasını imha ediyormuş gibi parmak uçlarınız titrer, nefesinizi tutarsınız. Bir kere canını yakarsanız o sızıyı ömür boyu içinizde taşıyacakmışsınız gibi amansız bir suçluluk duygusu kaplar içinizi. Oysa onlar sandığımızdan çok daha güçlü, çok daha hayata tutunmaya hevesli canlılar.
Bazen sadece izlersiniz, saatlerce hiçbir şey yapmadan, onun o kesik kesik, telaşlı uykusunu seyredersiniz koridordan sızan loş ışıkta. İçinizden bir şeyler kopar, büyümek denilen o acımasız sürecin onu da yavaş yavaş ele geçireceğini düşünürsünüz. Keşke hep böyle küçük, hep böyle savunmasız ve sadece bana muhtaç kalsa dersiniz için için... Sonra bu bencilce düşünceden utanır, kendinizi yine o bitmek bilmeyen bakım rutinlerinin, o zorlu ama bir o kadar da büyüleyici döngünün içinde bulursunuz.