Ahmet Katan
Kayıtlı Kullanıcı
İlk gün eve geliyorsun, kucağında o küçücük paket, kafanda binbir tane deli soru ve bakıyorsun ki bu çocuk sürekli gözü kapalı yatıyor. Vallahi billahi insan ilk başta panik yapıyor, "Yahu bu çocukta bir anormallik mi var, neden hiç uyanmıyor?" diye kendi kendini yiyip bitiriyor. Oysa mesele son derece düz, biyolojik bir zorunluluktan ibaret; o minicik beden dış dünyaya adapte olmaya çalışırken adeta bir enerji fabrikası gibi arkada hummalı bir inşaat yürütüyor. Düşünsene, dokuz ay boyunca karanlık, sıcak, her ihtiyacının anında karşılandığı o ultra lüks anne karnından çıkıp gürültülü, ışıklı, soğuk bir dünyaya gözlerini açıyorsun ve her saniye beynine milyonlarca yeni sinyal hücum ediyor. E haliyle bu kadar uyaranla baş etmek, o büyüme hormonlarının tavan yaptığı evrede sistemi açık tutmak imkansız hale geliyor, bünye direkt şalteri indiriyor işte...
Hadi diyelim ki bunu kabul ettik, peki bu uykunun derinliği ve kalitesi neden bize hiç normal gelmiyor da sürekli tetikte bekliyoruz? Çünkü yenidoğanların uyku döngüsü bizimki gibi stabil, saatlerce süren kesintisiz bir fazdan oluşmuyor; aktif uyku dedikleri o REM evresinde o kadar çok kalıyorlar ki, çocuk uyurken sürekli kıpırdıyor, garip sesler çıkarıyor, hatta bazen göz kapakları titriyor. Sen de dışarıdan bakıp "Aha uyandı uyanacak, herhalde canı acıyor" diye debelenip duruyorsun, aslında çocuk o sırada uykunun en derin, beynin en hızlı geliştiği o altın saatlerini yaşıyor. Dokunmasan, kendi haline bıraksan belki de o döngüyü tamamlayıp rahatça büyüyecek ama biz ebeveynler olarak o kadar sabırsız ve evhamlıyız ki, her kıpırtıda çocuğu kucaklayıp uykunun içine limon sıkmakta üstümüze yok...
Günde on sekiz, bazen yirmi saati bulan bu derin sessizlik döneminde o küçücük kafanın içinde neler dönüyor bir bilsen şaşar kalırsın, zira nörolojik gelişim dediğin o devasa ağ tam da bu uykularda örülüyor. Yani çocuk orada boş boş yatmıyor abi, gün boyu aldığı her milisaniyelik görseli, sesi, kokuyu hafıza kartına kaydediyor ve sinir sistemini baştan aşağıya organize ediyor. Bir nevi bilgisayara format atmak ya da sistemi optimize etmek gibi düşün bunu; işlemci o kadar yoğun çalışıyor ki dış dünyayla bağlantıyı tamamen koparmak, fanı son ses çalıştırmaktan başka çare kalmıyor. Hatta bazen o kadar derin bir uykuya dalıyorlar ki, altını değiştirsen, üstünü başını soysan bile gözlerini aralamaya tenezzül etmiyorlar, işte tam o anlarda insanın yüreği ağzına geliyor ama yine de soğukkanlı kalıp o mucizevi büyüme sürecine saygı duymaktan başka çare yok.
Burada asıl dikkat etmen gereken, o ince çizgiyi kaçırmamak, yani uykunun doğallığı ile halsizlik arasındaki o gizli sınırı iyi koklamak gerekiyor. Tamam, çocuk uyusun, büyüsün ama bu uykunun arkasında beslenme yetersizliğinden kaynaklanan bir bitkinlik, şeker düşmesi ya da sarılık gibi sinsi bir düşman yatıyorsa işin rengi tamamen değişir. Eğer o uykucu kahramanı üç-dört saatte bir uyandırıp besleyemiyorsan, memeyi ya da biberonu aldığında iki fırt çekip hemen tekrar sızıyorsa orada durup bir düşünmek lazım... Bazen sırf emmeye gücü yetmediği için, enerjisi tükendiğinden uykuya sığınır yenidoğan, sen de "Ne güzel uslu uslu uyuyor" diye sevinirken arkada çocuk aslında açlıkla mücadele ediyor olabilir, o yüzden o uyanıklık anlarındaki o canlılığı, göz temasını, o minik refleksleri çok iyi gözlemlemek şart.
Hadi diyelim ki bunu kabul ettik, peki bu uykunun derinliği ve kalitesi neden bize hiç normal gelmiyor da sürekli tetikte bekliyoruz? Çünkü yenidoğanların uyku döngüsü bizimki gibi stabil, saatlerce süren kesintisiz bir fazdan oluşmuyor; aktif uyku dedikleri o REM evresinde o kadar çok kalıyorlar ki, çocuk uyurken sürekli kıpırdıyor, garip sesler çıkarıyor, hatta bazen göz kapakları titriyor. Sen de dışarıdan bakıp "Aha uyandı uyanacak, herhalde canı acıyor" diye debelenip duruyorsun, aslında çocuk o sırada uykunun en derin, beynin en hızlı geliştiği o altın saatlerini yaşıyor. Dokunmasan, kendi haline bıraksan belki de o döngüyü tamamlayıp rahatça büyüyecek ama biz ebeveynler olarak o kadar sabırsız ve evhamlıyız ki, her kıpırtıda çocuğu kucaklayıp uykunun içine limon sıkmakta üstümüze yok...
Günde on sekiz, bazen yirmi saati bulan bu derin sessizlik döneminde o küçücük kafanın içinde neler dönüyor bir bilsen şaşar kalırsın, zira nörolojik gelişim dediğin o devasa ağ tam da bu uykularda örülüyor. Yani çocuk orada boş boş yatmıyor abi, gün boyu aldığı her milisaniyelik görseli, sesi, kokuyu hafıza kartına kaydediyor ve sinir sistemini baştan aşağıya organize ediyor. Bir nevi bilgisayara format atmak ya da sistemi optimize etmek gibi düşün bunu; işlemci o kadar yoğun çalışıyor ki dış dünyayla bağlantıyı tamamen koparmak, fanı son ses çalıştırmaktan başka çare kalmıyor. Hatta bazen o kadar derin bir uykuya dalıyorlar ki, altını değiştirsen, üstünü başını soysan bile gözlerini aralamaya tenezzül etmiyorlar, işte tam o anlarda insanın yüreği ağzına geliyor ama yine de soğukkanlı kalıp o mucizevi büyüme sürecine saygı duymaktan başka çare yok.
Burada asıl dikkat etmen gereken, o ince çizgiyi kaçırmamak, yani uykunun doğallığı ile halsizlik arasındaki o gizli sınırı iyi koklamak gerekiyor. Tamam, çocuk uyusun, büyüsün ama bu uykunun arkasında beslenme yetersizliğinden kaynaklanan bir bitkinlik, şeker düşmesi ya da sarılık gibi sinsi bir düşman yatıyorsa işin rengi tamamen değişir. Eğer o uykucu kahramanı üç-dört saatte bir uyandırıp besleyemiyorsan, memeyi ya da biberonu aldığında iki fırt çekip hemen tekrar sızıyorsa orada durup bir düşünmek lazım... Bazen sırf emmeye gücü yetmediği için, enerjisi tükendiğinden uykuya sığınır yenidoğan, sen de "Ne güzel uslu uslu uyuyor" diye sevinirken arkada çocuk aslında açlıkla mücadele ediyor olabilir, o yüzden o uyanıklık anlarındaki o canlılığı, göz temasını, o minik refleksleri çok iyi gözlemlemek şart.