Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Odanın o loş ışığında, beşiğin başında durup nefesini dinlemekten ciğerim soldu vallahi billahi. Kaç saat oldu şimdi bu çocuk uyuyalı, yoksa bir terslik mi var diye kalbimin güm güm atışını sussun diye bastırmaya çalışıyorum kaç gecedir. Yenidoğan dediğin canlı, günün neredeyse 16-18 saatini o derin, gizemli uykularda geçirir aslında ama gel de bunu o an fırlayacak gibi çarpan yüreğe anlat... Bazen kesintisiz üç saat uyur, bazen tam gözünü kapatırsın tak diye açılır o minik kapaklar.
İki saatte bir uyanması gerekiyor diye ezberletilen o katı kurallar var ya, insanı çıldırtır abi ya. Robot mu bu çocuk, saati mi kurduk içine? Bırakın uyusun, eğer kilo alımı yerindeyse, doktoru da "her şey yolunda" dediyse o sersemletici sessizliğin tadını çıkarın biraz. On altı saat, dile kolay, ömrün ilk haftalarında neredeyse bütün bir gün demek. Tabii bu süre tek seferde yaşanmıyor, parça pinçik, darmadağınık bir takvimle yayılıyor yirmi dört saate.
Açık konuşalım, ilk haftalarda gece ile gündüzü ayırt edecek bir beyin mekanizmaları henüz yok o minik kuşların. Dolayısıyla öğlenin üçünde çakmak çakmak bakan o gözler, gece yarısı bittiğinde derin bir sessizliğe gömülebilir. Korkma, çok normal. Dünyaya alışmaya çalışıyor o minik beden, kolay mı anne karnındaki o korunaklı, karanlık akvaryumdan çıkıp bu gürültülü dünyaya adapte olmak... Bazen sadece yorulurlar, dünyayı algılamanın o ağır yükü omuzlarına biner ve sızıp kalırlar.
Günde ortalama on yedi saat uyuyan bir bebek gördüğünde "Acaba bir yeri mi ağrıyor?" evhamı çöker ya insanın içine birden... Kendini suçlama, hepimiz geçtik o yollardan. Önemli olan toplam süre, o yirmi dört saatlik dilimde çocuğun ne kadar dinlenebildiği. Bazen uykunun tam ortasında öyle bir sıçrarlar ki, sanki boşluğa düşüyorlarmış gibi, işte o an sarılmak istersin ama... Moro refleksi derler adına, geçer gider zamanla, sen içini ferah tut.
Yahu geçen gün bir anne anlatıyor, "Benimki günde toplam on iki saat uyuyor, delireceğim" diyor, yahu dur hele, her bebek kendi kitabını yazar. Kimi on sekiz saati tamamlar, kimi on dört saatle günün kahramanı olur. Eğer uyanık olduğu o kısacık anlarda gözünün içine bakıyor, memeyi kavrıyor ve teninin sıcaklığını hissettiğinde sakinleşiyorsa, saatleri saymayı bırak artık. Bırak saatleri, bırak o formülleri...
Gece uykusu diye bir şey yok bu dönemde, bunu kabullenmek insanı acayip rahatlatıyor. Üç saatlik o minik döngüler halinde yaşanıyor hayat; emzir, gaz çıkar, altını değiştir ve yeniden o sonsuz gibi duran uykuya dalışını izle. Gözlerini hafifçe aralayıp gülümser gibi yapar ya bazen, melekleri görüyor derler eskiler, aslında tamamen sinir sisteminin o tatlı, acemi dansı... Gelişiyor o beyin, uyudukça büyüyecek, büyüdükçe bu günleri mumla aratacak bir koşturmacanın içine sokacak seni, vallahi bak.
İki saatte bir uyanması gerekiyor diye ezberletilen o katı kurallar var ya, insanı çıldırtır abi ya. Robot mu bu çocuk, saati mi kurduk içine? Bırakın uyusun, eğer kilo alımı yerindeyse, doktoru da "her şey yolunda" dediyse o sersemletici sessizliğin tadını çıkarın biraz. On altı saat, dile kolay, ömrün ilk haftalarında neredeyse bütün bir gün demek. Tabii bu süre tek seferde yaşanmıyor, parça pinçik, darmadağınık bir takvimle yayılıyor yirmi dört saate.
Açık konuşalım, ilk haftalarda gece ile gündüzü ayırt edecek bir beyin mekanizmaları henüz yok o minik kuşların. Dolayısıyla öğlenin üçünde çakmak çakmak bakan o gözler, gece yarısı bittiğinde derin bir sessizliğe gömülebilir. Korkma, çok normal. Dünyaya alışmaya çalışıyor o minik beden, kolay mı anne karnındaki o korunaklı, karanlık akvaryumdan çıkıp bu gürültülü dünyaya adapte olmak... Bazen sadece yorulurlar, dünyayı algılamanın o ağır yükü omuzlarına biner ve sızıp kalırlar.
Günde ortalama on yedi saat uyuyan bir bebek gördüğünde "Acaba bir yeri mi ağrıyor?" evhamı çöker ya insanın içine birden... Kendini suçlama, hepimiz geçtik o yollardan. Önemli olan toplam süre, o yirmi dört saatlik dilimde çocuğun ne kadar dinlenebildiği. Bazen uykunun tam ortasında öyle bir sıçrarlar ki, sanki boşluğa düşüyorlarmış gibi, işte o an sarılmak istersin ama... Moro refleksi derler adına, geçer gider zamanla, sen içini ferah tut.
Yahu geçen gün bir anne anlatıyor, "Benimki günde toplam on iki saat uyuyor, delireceğim" diyor, yahu dur hele, her bebek kendi kitabını yazar. Kimi on sekiz saati tamamlar, kimi on dört saatle günün kahramanı olur. Eğer uyanık olduğu o kısacık anlarda gözünün içine bakıyor, memeyi kavrıyor ve teninin sıcaklığını hissettiğinde sakinleşiyorsa, saatleri saymayı bırak artık. Bırak saatleri, bırak o formülleri...
Gece uykusu diye bir şey yok bu dönemde, bunu kabullenmek insanı acayip rahatlatıyor. Üç saatlik o minik döngüler halinde yaşanıyor hayat; emzir, gaz çıkar, altını değiştir ve yeniden o sonsuz gibi duran uykuya dalışını izle. Gözlerini hafifçe aralayıp gülümser gibi yapar ya bazen, melekleri görüyor derler eskiler, aslında tamamen sinir sisteminin o tatlı, acemi dansı... Gelişiyor o beyin, uyudukça büyüyecek, büyüdükçe bu günleri mumla aratacak bir koşturmacanın içine sokacak seni, vallahi bak.