Sibel Hoca
Kayıtlı Kullanıcı
Aynaya baktığın o an var ya, hani sabahın köründe yüzünü yıkarken göz göze geldiğin o yorgun yabancı... Çizgiler falan değil mesele. Mesele, o yanakların içe doğru çökmesi, o eski diriliğin uçup gitmesi abi. Vallahi billahi insan en çok o zaman anlıyor zamanın sessiz acımasızlığını. Gençken yanaklarını sıktıkları o tatlı dolgunluk şimdi sanki bir sünger gibi bütün suyunu çekmiş. Yağ enjeksiyonu dedikleri o mucize işte tam bu kırılma noktasında yetişiyor imdadına. Kendi bedeninden usulca aldıkları o minicik can suyunu, yılların kuruttuğu yüzüne geri veriyorlar. İnsanın kendi hücresiyle yıllar sonra yeniden tanışması gibi... Kendi yağıyla kavrulmak lafının en güzel hali bu aslında, en sihirli, en masum hali.
Geçenlerde elleri titreyerek kahvesini yudumlayan bir danışanım "Ya uzaylıya dönersem, ya kendimden uzaklaşırsam?" diye sordu bana gözleri dolarak. O kadar haklı bir korku ki bu, o kadar insani ki... Herkes o tornadan çıkmış şişkin, ruhsuz yüzlerden ödü kopuyor haklı olarak. Ama bak, burada işin rengi bambaşka, burada oyunun kuralı farklı yazılıyor. Yabancı bir madde yok, laboratuvarda üretilmiş sentetik bir plastik yok ortada. Karın bölgenden ya da baseninden o fazlalıkları alıp altın bir iksir gibi süzüyorlar. Sonra o süzülmüş saflığı, yüzündeki o yorgun vadilere, çökmüş yanak altlarına zerk ediyorlar. Kendi dokun be abi, senin canın, senin öz kanın... Bedenin bunu düşman gibi reddetmiyor, şefkatle kucaklıyor. Yüzün, yıllar önce kaybettiği o hazineyi bulmuş gibi parlıyor ondan sonra.
Çekmecenin en dibinden tesadüfen çıkan o on yıl önceki fotoğrafa bakıp iç çekmeyenimiz var mı şu hayatta? İşte o sararmaya yüz tutmuş fotoğraftaki ışıltının sırrı, kendi yağının içindeki o mucizevi kök hücrelerde gizli asıl. Bunu sadece basit bir dolgu malzemesi sanıyorlar, ne büyük yanılgı. Yüzünü balon gibi doldurmaktan ziyade içeride çok derin bir onarım, sessiz bir devrim başlatıyor bu hücreler. O kök hücreler dokuya bir kez yerleşince bir bakıyorsun cildin rengi açılmış, yüzüne garip bir aydınlanma gelmiş... Cilt adeta uyanıyor o uzun, derin kış uykusundan. Derin bir nefes almaya başlıyor yeniden. Yapay bir gerginlik falan değil, hani o çok iyi uyumuşsun da güne harika uyanmışsın, sanki yeniden aşık olmuşsun gibi bir tazelik. Senin olanı sana geri veriyorlar sadece, ne bir eksik ne bir fazla...
Kapıdan çıkıp rüzgarı yüzünde hissettiğin o ilk gün, işte o an başlıyor asıl hikaye. Korkuların, endişelerin yerini o tatlı heyecana bıraktığı ilk an... Birkaç gün o hafif ödemlerle dolaşacaksın elbet, yalan yok, kolay değil yılların telafisi yapılıyor o hücrelerde. Ama sonrasında aynalarla kalıcı bir barış anlaşması imzalıyorsun resmen. Yolda karşılaştıklarının "Ah canım, ne kadar dinlenmişsin, bir güzellik gelmiş sana" demelerine sadece hafif, muzip bir tebessümle karşılık vermek... Sırrın sende saklı kalıyor. Gençleşmek demek yirmi yaşına, o toyluğa dönmek değil ki zaten. Kendi yaşının en güzel, en dingin, en yorulmamış haline dönmek asıl mesele. Kendi yağınla yüzleştiğinde, aslında sadece kaybettiğin yıllarla değil, aynadaki o huzurlu, aydınlık yüzünle de kucaklaşıyorsun nihayet.
Geçenlerde elleri titreyerek kahvesini yudumlayan bir danışanım "Ya uzaylıya dönersem, ya kendimden uzaklaşırsam?" diye sordu bana gözleri dolarak. O kadar haklı bir korku ki bu, o kadar insani ki... Herkes o tornadan çıkmış şişkin, ruhsuz yüzlerden ödü kopuyor haklı olarak. Ama bak, burada işin rengi bambaşka, burada oyunun kuralı farklı yazılıyor. Yabancı bir madde yok, laboratuvarda üretilmiş sentetik bir plastik yok ortada. Karın bölgenden ya da baseninden o fazlalıkları alıp altın bir iksir gibi süzüyorlar. Sonra o süzülmüş saflığı, yüzündeki o yorgun vadilere, çökmüş yanak altlarına zerk ediyorlar. Kendi dokun be abi, senin canın, senin öz kanın... Bedenin bunu düşman gibi reddetmiyor, şefkatle kucaklıyor. Yüzün, yıllar önce kaybettiği o hazineyi bulmuş gibi parlıyor ondan sonra.
Çekmecenin en dibinden tesadüfen çıkan o on yıl önceki fotoğrafa bakıp iç çekmeyenimiz var mı şu hayatta? İşte o sararmaya yüz tutmuş fotoğraftaki ışıltının sırrı, kendi yağının içindeki o mucizevi kök hücrelerde gizli asıl. Bunu sadece basit bir dolgu malzemesi sanıyorlar, ne büyük yanılgı. Yüzünü balon gibi doldurmaktan ziyade içeride çok derin bir onarım, sessiz bir devrim başlatıyor bu hücreler. O kök hücreler dokuya bir kez yerleşince bir bakıyorsun cildin rengi açılmış, yüzüne garip bir aydınlanma gelmiş... Cilt adeta uyanıyor o uzun, derin kış uykusundan. Derin bir nefes almaya başlıyor yeniden. Yapay bir gerginlik falan değil, hani o çok iyi uyumuşsun da güne harika uyanmışsın, sanki yeniden aşık olmuşsun gibi bir tazelik. Senin olanı sana geri veriyorlar sadece, ne bir eksik ne bir fazla...
Kapıdan çıkıp rüzgarı yüzünde hissettiğin o ilk gün, işte o an başlıyor asıl hikaye. Korkuların, endişelerin yerini o tatlı heyecana bıraktığı ilk an... Birkaç gün o hafif ödemlerle dolaşacaksın elbet, yalan yok, kolay değil yılların telafisi yapılıyor o hücrelerde. Ama sonrasında aynalarla kalıcı bir barış anlaşması imzalıyorsun resmen. Yolda karşılaştıklarının "Ah canım, ne kadar dinlenmişsin, bir güzellik gelmiş sana" demelerine sadece hafif, muzip bir tebessümle karşılık vermek... Sırrın sende saklı kalıyor. Gençleşmek demek yirmi yaşına, o toyluğa dönmek değil ki zaten. Kendi yaşının en güzel, en dingin, en yorulmamış haline dönmek asıl mesele. Kendi yağınla yüzleştiğinde, aslında sadece kaybettiğin yıllarla değil, aynadaki o huzurlu, aydınlık yüzünle de kucaklaşıyorsun nihayet.