Hakan Ulu
Kayıtlı Kullanıcı
Hücre dışı sıvı hacminin kontrolsüzce artması, yani o meşhur adıyla ödem, aslında tamamen kılcal damarlardaki hidrostatik ve onkotik basınç dengesinin bozulmasıyla alakalı bir fizik kuralı. Damarın içindeki kan basıncı artıp sıvıyı dışarı doğru ittiğinde veya albümin gibi proteinler azalıp sıvıyı damarda tutamadığında, o su hop diye dokular arası boşluğa sızıyor. Tabii burada böbreklerin ve hormonal sistemin de parmağı var; özellikle renin-anjiyotensin-aldosteron mekanizması devreye girip "vücutta su azaldı" algısıyla sodyumu geri emmeye başladığında durum iyice sarpa sarıyor. Vallahi billahi bazen sadece akşam yediğiniz o aşırı tuzlu bir kase çekirdek bile bu hassas hidrostatik dengeyi altüst etmeye yetiyor...
Lenf sisteminin düzgün çalışmaması da bu biriken sıvının tahliyesini imkansız hale getirerek dokularda resmen göllenme yaratıyor. Normal şartlarda kılcal damarlardan sızan o fazla sıvıyı toplayıp temizleyerek tekrar dolaşıma katması gereken bu drenaj ağı, lenf kapakçıklarındaki yetersizlik veya yapısal tıkanıklıklar yüzünden görevini yapamaz hale gelebiliyor. Yani sistemde biriken atık suyun tahliye borusu tıkanmış gibi düşünün... Hal böyle olunca, protein yönünden zengin o yoğun sıvı dokular arasında sıkışıp kalıyor ve zamanla o bölgede sert, dokunulduğunda hemen geri esnemeyen kronik bir şişliğe yol açıyor.
Hücresel boyutta sodyum ve potasyum pompası dediğimiz o muazzam mekanizma aksadığında, suyun hücre içi ve dışı dağılımı da anında sapıtıyor. Hücre zarındaki aktif taşıma sistemleri, sodyumu dışarıda potasyumu içeride tutmak için sürekli enerji harcar ama beslenmeyle çok fazla sodyum alıp hiç potasyum tüketmediğinizde bu denge tamamen felç oluyor. Hücre dışındaki sodyum yoğunluğu artınca, osmoz kuralları gereği su molekülleri yoğunluğu eşitlemek için hücre içinden dışarıya doğru hücum ediyor. E tabii, siz potasyum zengini muzu, yeşilliği hayatınızdan tamamen çıkarırsanız olacağı buydu...
Vücutta progesteron ve östrojen hormonlarının dalgalanması, özellikle kadınlarda suyun böbreklerden geri emilim oranını doğrudan etkileyen hormonal bir tuzak kuruyor. Adet öncesi dönemde progesteronun ani düşüşüyle birlikte vücut sodyumu ve dolayısıyla suyu adeta bir sünger gibi çekip depolamaya başlıyor. Östrojen ise damar geçirgenliğini artırarak sıvının damardan dokulara sızmasını kolaylaştıran bir etki yaratıyor. Ne yapsanız o dönem tartıdaki artışın önüne geçemiyorsunuz ya hani, işte tam olarak bu hormonal değişimlerin hücre düzeyindeki yansıması...
Bütün gün masada hareketsiz oturup bilgisayara bakmak, yerçekimine karşı savaşan toplardamar kapakçıklarının işini imkansız kılarak kanın bacaklarda göllenmesine yol açıyor. Kaslar hareket etmediğinde, toplardamarları sıkıştırarak kanı yukarı, kalbe doğru pompalayan o doğal "kas pompası" mekanizması tamamen devre dışı kalıyor. Damarların içinde biriken kanın yarattığı basınç o kadar artıyor ki, sıvı damar duvarından sızarak bacak ve ayak bileği dokularına doluşuyor. Akşam eve gidince bacakları yukarı dikip dinlendirmek, damarlar üzerindeki bu hidrostatik yükü hafifletmek için aslında en mantıklı fiziksel müdahale...
Lenf sisteminin düzgün çalışmaması da bu biriken sıvının tahliyesini imkansız hale getirerek dokularda resmen göllenme yaratıyor. Normal şartlarda kılcal damarlardan sızan o fazla sıvıyı toplayıp temizleyerek tekrar dolaşıma katması gereken bu drenaj ağı, lenf kapakçıklarındaki yetersizlik veya yapısal tıkanıklıklar yüzünden görevini yapamaz hale gelebiliyor. Yani sistemde biriken atık suyun tahliye borusu tıkanmış gibi düşünün... Hal böyle olunca, protein yönünden zengin o yoğun sıvı dokular arasında sıkışıp kalıyor ve zamanla o bölgede sert, dokunulduğunda hemen geri esnemeyen kronik bir şişliğe yol açıyor.
Hücresel boyutta sodyum ve potasyum pompası dediğimiz o muazzam mekanizma aksadığında, suyun hücre içi ve dışı dağılımı da anında sapıtıyor. Hücre zarındaki aktif taşıma sistemleri, sodyumu dışarıda potasyumu içeride tutmak için sürekli enerji harcar ama beslenmeyle çok fazla sodyum alıp hiç potasyum tüketmediğinizde bu denge tamamen felç oluyor. Hücre dışındaki sodyum yoğunluğu artınca, osmoz kuralları gereği su molekülleri yoğunluğu eşitlemek için hücre içinden dışarıya doğru hücum ediyor. E tabii, siz potasyum zengini muzu, yeşilliği hayatınızdan tamamen çıkarırsanız olacağı buydu...
Vücutta progesteron ve östrojen hormonlarının dalgalanması, özellikle kadınlarda suyun böbreklerden geri emilim oranını doğrudan etkileyen hormonal bir tuzak kuruyor. Adet öncesi dönemde progesteronun ani düşüşüyle birlikte vücut sodyumu ve dolayısıyla suyu adeta bir sünger gibi çekip depolamaya başlıyor. Östrojen ise damar geçirgenliğini artırarak sıvının damardan dokulara sızmasını kolaylaştıran bir etki yaratıyor. Ne yapsanız o dönem tartıdaki artışın önüne geçemiyorsunuz ya hani, işte tam olarak bu hormonal değişimlerin hücre düzeyindeki yansıması...
Bütün gün masada hareketsiz oturup bilgisayara bakmak, yerçekimine karşı savaşan toplardamar kapakçıklarının işini imkansız kılarak kanın bacaklarda göllenmesine yol açıyor. Kaslar hareket etmediğinde, toplardamarları sıkıştırarak kanı yukarı, kalbe doğru pompalayan o doğal "kas pompası" mekanizması tamamen devre dışı kalıyor. Damarların içinde biriken kanın yarattığı basınç o kadar artıyor ki, sıvı damar duvarından sızarak bacak ve ayak bileği dokularına doluşuyor. Akşam eve gidince bacakları yukarı dikip dinlendirmek, damarlar üzerindeki bu hidrostatik yükü hafifletmek için aslında en mantıklı fiziksel müdahale...