Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Yıllar önce, Ankara’nın o hiç bitmeyen ayazında, sabahın köründe adliye koridorlarında haber beklerken ayaklarımın botlarıma sığmadığını fark etmiştim; meğer o telaşın, o koşturmacanın ortasında bedenim sessizce isyan ediyormuş... İnsan, o her gün tıkır tıkır işleyen makinenin bir gün ansızın ağırlaştığını, parmaklarındaki yüzüğün etine gömüldüğünü görünce anlıyor bir şeylerin ters gittiğini. Hücrelerin arasındaki o daracık sokaklarda, yani dokularda fazladan biriken o sinsi sıvı, aslında vücudun "dur ve bana bak" deme şeklidir. Resmi kayıtlarda intersitisyel sıvı birikimi olarak geçen bu durum, aslında yaşam ritmimizin sekteye uğradığının en somut, en can acıtıcı kanıtıdır.
Düşünün ki akşam televizyon karşısında tuzlu bir çekirdeğe dadanmışsınız, yanına da kola falan... Sabah bir uyanıyorsunuz, aynadaki o yabancı yüz de kim? Vallahi billahi bazen sadece tek bir gecelik kaçamak, o çok sevdiğimiz turşunun suyu bile damarlarımızdaki basınç dengesini altüst etmeye yetiyor işte. Sodyum dediğimiz o küçük canavar, suyu adeta bir mıknatıs gibi kendine çekip dokuların arasına hapsediveriyor. Hani derler ya, her şeyin fazlası zarar diye, işte tuzun fazlası da bedende resmen gizli bir baraj inşa ediyor.
Büyükşehir belediyesinin o görkemli, bitmek bilmeyen yol çalışmalarını andıran bir ulaştırma krizi yaşanır bazen kılcal damarlarımızda. Kanı kalbe geri taşıyan o toplardamarların kapakçıkları gevşeyip de görevini yapamaz hale geldiğinde, sıvı mecburen çevre dokulara sızmaya başlar... Akışkanlığın kaybolduğu, yerçekimine yenik düşen o kan, bacaklarda ağır bir yük olarak birikir de insan adım atmaya mecal bulamaz. Kan dolaşımının o muazzam otoyolunda meydana gelen küçük bir tıkanıklık, tüm şehri felç eden o meşhur cuma trafiğine benzer.
Ofiste saatlerce milim kıpırdamadan bilgisayar başında çalışan o genç memurları, masa başı esirlerini izliyorum bazen; ne büyük bir haksızlık bedene... Yerçekimi denen o amansız kuvvet, gün boyu aşağıya doğru çekerken sıvıyı, biz kalkıp iki adım atmaya üşeniyoruz ya, yazık. Hareket etmeyen kaslar, o sıvıyı yukarı pompalayacak gücü bulamayınca ayak bilekleri bir anda kalınlaşıveriyor tabii. Arada bir kalkıp koridorda turlamak, şöyle bir gerinmek bu yüzden elzem ama nerede bizde o disiplin...
Tıp dünyasının o soğuk koridorlarında, beyaz önlüklü uzmanların ciddi raporlarında sıkça rastlarız o iki hayati organın adına: Karaciğer ve böbrekler. Böbrek süzgecinin gözenekleri yıprandığında, vücut dışarı atması gereken o tuzu ve suyu içeride tutmaya başlar ki bu tam bir yönetim zafiyetidir. Veya karaciğer, o muazzam kimya fabrikası, albümin dediğimiz o hayati proteini yeterince üretemez hale gelirse... Damarın içindeki su, tutunacak dal bulamayıp dışarı kaçar ve karın boşluğunda, bacaklarda birikmeye başlar hemen.
Hormonların o dengesiz, o ne zaman ne yapacağı belli olmayan dalgalı denizinde boğuşan kadınları düşünün bir de. Özellikle o malum dönemlerin öncesinde, vücudun östrojen ve progesteron dengesi bir salıncağın iki ucu gibi gidip gelirken... Beden, sanki bir kıtlık dönemine giriyormuş gibi her bir damla suyu büyük bir hırsla depolar. Bu geçici bir süreçtir, hormon fırtınası dindiğinde sular da çekilir elbet ama o birkaç gün boyunca insanın hissettiği o ağır şişkinlik hissi...
Eczane dolabından rastgele çekip yuttuğumuz o tansiyon hapları, romatizma ilaçları ya da hani şu ağrıyı sızıyı hemen kessin diye leblebi gibi tükettiğimiz ağrı kesiciler var ya... Onların prospektüslerindeki o küçük, incecik yazıları kim okuyor abi aşkına? Çoğu ilaç, böbreklerin sodyumu geri emmesini tetikleyerek sessiz sedasız ödem biriktirir bünyede. Şifa ararken, bir yandan da farkında olmadan bedenin su tahliye mekanizmasını bozuyoruz kendi ellerimizle.
Düşünün ki akşam televizyon karşısında tuzlu bir çekirdeğe dadanmışsınız, yanına da kola falan... Sabah bir uyanıyorsunuz, aynadaki o yabancı yüz de kim? Vallahi billahi bazen sadece tek bir gecelik kaçamak, o çok sevdiğimiz turşunun suyu bile damarlarımızdaki basınç dengesini altüst etmeye yetiyor işte. Sodyum dediğimiz o küçük canavar, suyu adeta bir mıknatıs gibi kendine çekip dokuların arasına hapsediveriyor. Hani derler ya, her şeyin fazlası zarar diye, işte tuzun fazlası da bedende resmen gizli bir baraj inşa ediyor.
Büyükşehir belediyesinin o görkemli, bitmek bilmeyen yol çalışmalarını andıran bir ulaştırma krizi yaşanır bazen kılcal damarlarımızda. Kanı kalbe geri taşıyan o toplardamarların kapakçıkları gevşeyip de görevini yapamaz hale geldiğinde, sıvı mecburen çevre dokulara sızmaya başlar... Akışkanlığın kaybolduğu, yerçekimine yenik düşen o kan, bacaklarda ağır bir yük olarak birikir de insan adım atmaya mecal bulamaz. Kan dolaşımının o muazzam otoyolunda meydana gelen küçük bir tıkanıklık, tüm şehri felç eden o meşhur cuma trafiğine benzer.
Ofiste saatlerce milim kıpırdamadan bilgisayar başında çalışan o genç memurları, masa başı esirlerini izliyorum bazen; ne büyük bir haksızlık bedene... Yerçekimi denen o amansız kuvvet, gün boyu aşağıya doğru çekerken sıvıyı, biz kalkıp iki adım atmaya üşeniyoruz ya, yazık. Hareket etmeyen kaslar, o sıvıyı yukarı pompalayacak gücü bulamayınca ayak bilekleri bir anda kalınlaşıveriyor tabii. Arada bir kalkıp koridorda turlamak, şöyle bir gerinmek bu yüzden elzem ama nerede bizde o disiplin...
Tıp dünyasının o soğuk koridorlarında, beyaz önlüklü uzmanların ciddi raporlarında sıkça rastlarız o iki hayati organın adına: Karaciğer ve böbrekler. Böbrek süzgecinin gözenekleri yıprandığında, vücut dışarı atması gereken o tuzu ve suyu içeride tutmaya başlar ki bu tam bir yönetim zafiyetidir. Veya karaciğer, o muazzam kimya fabrikası, albümin dediğimiz o hayati proteini yeterince üretemez hale gelirse... Damarın içindeki su, tutunacak dal bulamayıp dışarı kaçar ve karın boşluğunda, bacaklarda birikmeye başlar hemen.
Hormonların o dengesiz, o ne zaman ne yapacağı belli olmayan dalgalı denizinde boğuşan kadınları düşünün bir de. Özellikle o malum dönemlerin öncesinde, vücudun östrojen ve progesteron dengesi bir salıncağın iki ucu gibi gidip gelirken... Beden, sanki bir kıtlık dönemine giriyormuş gibi her bir damla suyu büyük bir hırsla depolar. Bu geçici bir süreçtir, hormon fırtınası dindiğinde sular da çekilir elbet ama o birkaç gün boyunca insanın hissettiği o ağır şişkinlik hissi...
Eczane dolabından rastgele çekip yuttuğumuz o tansiyon hapları, romatizma ilaçları ya da hani şu ağrıyı sızıyı hemen kessin diye leblebi gibi tükettiğimiz ağrı kesiciler var ya... Onların prospektüslerindeki o küçük, incecik yazıları kim okuyor abi aşkına? Çoğu ilaç, böbreklerin sodyumu geri emmesini tetikleyerek sessiz sedasız ödem biriktirir bünyede. Şifa ararken, bir yandan da farkında olmadan bedenin su tahliye mekanizmasını bozuyoruz kendi ellerimizle.