Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Akşama doğru bacaklarda o sinir bozucu, ağır kurşun gibi his... Nereden geliyor bu yer çekimiyle imtihanımız anlamıyorum ki. Aslında mevzu çok basit; kalbe doğru gitmesi gereken kan, bacaklardaki o minicik kapakçıklar gevşeyince aşağıda göllenip kalıyor. Yukarı çıkamıyor damardaki sıvı. Yani resmen sistem tersine çalışıyor bir noktadan sonra.
Ayakta çok kalıyorsan yandın, bütün gün oturuyorsan yine dert. Bizim meslekte de çok olurdu; saatlerce adliye önünde haber beklerken ya da editör masasında sabahı şerifleri ederken bacaklarımızın ne hale geldiğini bir biz bilirdik. İnanın bana, hareketsizlik bu işin en büyük besleyicisi. Hani o damarların genişleyip cildin altında mavi mavi, mor mor kıvrılması var ya, işte o tamamen kanın orada hapsolmasından.
Genetik falan diyorlar ama vallahi billahi sadece genlerle açıklanacak iş değil bu. Kilo da çok etkiliyor tabii, damarlara binen yükü düşünsene bir... Vücut o kadar ağırlığı taşımaya çalışırken bir de yukarıya kan pompalamak zorunda kalıyor. Zor iş, gerçekten zor.
Peki ne yapacağız, hep böyle mi gidecek bu? Değişmez mi yani bu döngü?
Bence hemen pes etmemek lazım. Akşamları televizyon izlerken bacakların altına iki yastık fırlatmak bile o kadar büyük bir lütuf ki o yorgun damarlar için. Kan en azından yer çekimine karşı savaşmayı bırakıp rahatça kalbe doğru akıveriyor. O rahatlama hissi, o hafiflik...
Kadınlarda daha sık görülmesi de tesadüf değil hani, hormonlar sağ olsun damar duvarlarını biraz fazla esnetiyor galiba. Bir de yaş aldıkça o kapakçıklar eski fiyakalı günlerini mumla aratıyor insana. Yılların yorgunluğu boru değil sonuçta, eskiyecek tabii o sistem de bir yerlerden...
Buz gibi suyla bacakları yıkamak acayip iyi geliyor bu arada, damarları resmen şoka uğratıp kendine getiriyor. Hani sanki birisi damarları büzüştürüp "hadi toparlanın" diyormuş gibi. Denemekten ne çıkar ki...
Ayakta çok kalıyorsan yandın, bütün gün oturuyorsan yine dert. Bizim meslekte de çok olurdu; saatlerce adliye önünde haber beklerken ya da editör masasında sabahı şerifleri ederken bacaklarımızın ne hale geldiğini bir biz bilirdik. İnanın bana, hareketsizlik bu işin en büyük besleyicisi. Hani o damarların genişleyip cildin altında mavi mavi, mor mor kıvrılması var ya, işte o tamamen kanın orada hapsolmasından.
Genetik falan diyorlar ama vallahi billahi sadece genlerle açıklanacak iş değil bu. Kilo da çok etkiliyor tabii, damarlara binen yükü düşünsene bir... Vücut o kadar ağırlığı taşımaya çalışırken bir de yukarıya kan pompalamak zorunda kalıyor. Zor iş, gerçekten zor.
Peki ne yapacağız, hep böyle mi gidecek bu? Değişmez mi yani bu döngü?
Bence hemen pes etmemek lazım. Akşamları televizyon izlerken bacakların altına iki yastık fırlatmak bile o kadar büyük bir lütuf ki o yorgun damarlar için. Kan en azından yer çekimine karşı savaşmayı bırakıp rahatça kalbe doğru akıveriyor. O rahatlama hissi, o hafiflik...
Kadınlarda daha sık görülmesi de tesadüf değil hani, hormonlar sağ olsun damar duvarlarını biraz fazla esnetiyor galiba. Bir de yaş aldıkça o kapakçıklar eski fiyakalı günlerini mumla aratıyor insana. Yılların yorgunluğu boru değil sonuçta, eskiyecek tabii o sistem de bir yerlerden...
Buz gibi suyla bacakları yıkamak acayip iyi geliyor bu arada, damarları resmen şoka uğratıp kendine getiriyor. Hani sanki birisi damarları büzüştürüp "hadi toparlanın" diyormuş gibi. Denemekten ne çıkar ki...