Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Vücudunun sana küstüğünü hissettiğin anlar olur ya, hani her şey yolunda giderken birden bir yerlerde bir kuruluk, bir huzursuzluk baş gösterir… İşte tam olarak o can sıkıcı histen bahsediyorum. Vajinal kuruluk dediğimiz şey, öyle sadece menopoza girmiş kadınların tekelinde olan bir dert değil vallahi billahi; yirmisindeki kadının da kapısını çalıyor, otuzundaki iş güç sahibi kadının da. Östrojen denilen o mucizevi hormon var ya, işte o biraz tembellik yapmaya görsün, içerideki o nemli, o canlı doku bir anda çöl sıcağına dönüveriyor. Ne oluyor peki o zaman? Canın yanıyor, keyfin kaçıyor, yürürken bile o batma hissini dibine kadar yaşıyorsun.
Aslında suçlu her zaman yaş almak değil, bunu bir kere kafana iyice kazı. Bazen içtiğin bir alerji hapı, bazen o çok güvendiğin doğum kontrol yöntemi, hatta bazen de sırf temiz koksun diye kullandığın o parfümlü, janjanlı duş jelleri bile her şeyi berbat etmeye yetiyor. Kimyasal bombardımanı altındayız abi ya, kabul edelim. Vücudun en hassas pH dengesini o her reklamda gördüğün sabunlarla sabote ediyorsun farkında olmadan. Temizleyeyim derken oradaki o doğal florayı, o koruyucu kalkanı resmen kendi ellerinle kazıyıp atıyorsun; sonra da "Neden canım acıyor?" diye kara kara düşünüyorsun.
Stres diyip geçiyoruz hep, her şeyin başı stres diyoruz ama bu sefer durum gerçekten ciddi. Kafan doluyken, o bitmek bilmeyen faturalar, iş yerindeki o gerzekçe baskılar ya da ilişkideki o çözülmemiş kavgalar beynini kemirirken vücudun nasıl gevşesin, nasıl o doğal ıslaklığını üretsin ki? Beynin o an bir savaş modunda, hayatta kalmaya çalışıyor, cinselliği ya da konforu zerre umursamıyor yani. Durum böyle olunca da o arzuladığın, o beklediğin ıslaklık bir türlü gelmiyor, gelemiyor…
Bir de şu emzirme dönemi var tabii, annelik heyecanı falan güzel hoş ama o süreçte hormonlar resmen tepe taklak oluyor. Prolaktin tavan yaparken östrojen yerlerde sürünüyor ve sen kendini bir anda kurak bir iklimin tam ortasında buluveriyorsun. Geçici bir süreç bu, evet, ama o anı yaşarken hiç de geçiciymiş gibi hissettirmiyor insana, biliyorum. Kendine haksızlık etmeyi bırak artık; bu senin suçun değil, vücudunun geçtiği bir viraj sadece.
Su içiyor musun peki, dürüst ol bakayım? Günde iki yudum kahveyle, üç bardak çayla gün bitiren kadınlardansan eğer, hücrelerinin kurumasından daha doğal ne olabilir ki? İçeriden beslemediğin o doku, dışarıdan ne sürersen sür sana o beklediğin esnekliği vermez. Su hayattır lafı boşuna söylenmemiş; cildine iyi gelen şey, oraya da iyi geliyor sonuçta.
Likit çözümler, kayganlaştırıcılar, nemlendiriciler falan havada uçuşuyor piyasada ama hangisi gerçek, hangisi sadece göz boyama, iyi seçmek lazım. Su bazlı olanlara yönelmek en mantıklısı galiba, en azından dokuya zarar vermiyor, gözenekleri tıkamıyor. Ama işin özü ne biliyor musun; eğer bu durum hayat kaliteni kalıcı olarak düşürüyorsa, partnerinle arana görünmez duvarlar örüyorsa, o doktora gitmekten çekinmeyeceksin. Çekinme abi, bu senin bedenin, senin sağlığın ve utanılacak hiçbir şey yok ortada...
Aslında suçlu her zaman yaş almak değil, bunu bir kere kafana iyice kazı. Bazen içtiğin bir alerji hapı, bazen o çok güvendiğin doğum kontrol yöntemi, hatta bazen de sırf temiz koksun diye kullandığın o parfümlü, janjanlı duş jelleri bile her şeyi berbat etmeye yetiyor. Kimyasal bombardımanı altındayız abi ya, kabul edelim. Vücudun en hassas pH dengesini o her reklamda gördüğün sabunlarla sabote ediyorsun farkında olmadan. Temizleyeyim derken oradaki o doğal florayı, o koruyucu kalkanı resmen kendi ellerinle kazıyıp atıyorsun; sonra da "Neden canım acıyor?" diye kara kara düşünüyorsun.
Stres diyip geçiyoruz hep, her şeyin başı stres diyoruz ama bu sefer durum gerçekten ciddi. Kafan doluyken, o bitmek bilmeyen faturalar, iş yerindeki o gerzekçe baskılar ya da ilişkideki o çözülmemiş kavgalar beynini kemirirken vücudun nasıl gevşesin, nasıl o doğal ıslaklığını üretsin ki? Beynin o an bir savaş modunda, hayatta kalmaya çalışıyor, cinselliği ya da konforu zerre umursamıyor yani. Durum böyle olunca da o arzuladığın, o beklediğin ıslaklık bir türlü gelmiyor, gelemiyor…
Bir de şu emzirme dönemi var tabii, annelik heyecanı falan güzel hoş ama o süreçte hormonlar resmen tepe taklak oluyor. Prolaktin tavan yaparken östrojen yerlerde sürünüyor ve sen kendini bir anda kurak bir iklimin tam ortasında buluveriyorsun. Geçici bir süreç bu, evet, ama o anı yaşarken hiç de geçiciymiş gibi hissettirmiyor insana, biliyorum. Kendine haksızlık etmeyi bırak artık; bu senin suçun değil, vücudunun geçtiği bir viraj sadece.
Su içiyor musun peki, dürüst ol bakayım? Günde iki yudum kahveyle, üç bardak çayla gün bitiren kadınlardansan eğer, hücrelerinin kurumasından daha doğal ne olabilir ki? İçeriden beslemediğin o doku, dışarıdan ne sürersen sür sana o beklediğin esnekliği vermez. Su hayattır lafı boşuna söylenmemiş; cildine iyi gelen şey, oraya da iyi geliyor sonuçta.
Likit çözümler, kayganlaştırıcılar, nemlendiriciler falan havada uçuşuyor piyasada ama hangisi gerçek, hangisi sadece göz boyama, iyi seçmek lazım. Su bazlı olanlara yönelmek en mantıklısı galiba, en azından dokuya zarar vermiyor, gözenekleri tıkamıyor. Ama işin özü ne biliyor musun; eğer bu durum hayat kaliteni kalıcı olarak düşürüyorsa, partnerinle arana görünmez duvarlar örüyorsa, o doktora gitmekten çekinmeyeceksin. Çekinme abi, bu senin bedenin, senin sağlığın ve utanılacak hiçbir şey yok ortada...