Ceren Kalaycı
Kayıtlı Kullanıcı
Geçen gün bizim eski yazı işlerinden Melis’le kahve içiyoruz, kızın yüzü bir karış. Hayırdır dedim, kem küm etti, en son döküldü: "Yahu" dedi, "günlerdir içim içimi yiyor, bende bir akıntı başladı ama kime soracağımı şaşırdım." Bakıyorum şöyle etrafıma, vallahi billahi her on kadından sekizinin hayatında en az bir kere uykusunu kaçıran, o sessiz sedasız gelen ama geldi mi de insanı evhamdan delirten bir mesele bu. Aslında her şey o kadar doğal ki... Vücudunun kendi kendini temizleme mekanizması tıkır tıkır çalışıyor işte, telaş yapacak hiçbir şey yok ortada. Ama ne zaman ki o şeffaf, kokusuz sıvı renk değiştirmeye başlıyor, işte o an kafada şimşekler çakıyor.
Aniden o çok sevdiğin çamaşırında sarımsı, yeşilimsi lekeler görmeye başladığını düşünsene bir... İster istemez insanın morali sıfırlanıyor, elin hemen telefona gidip o meşhur arama motorlarında felaket senaryoları aramaya başlıyor. Yapma bunu kendine, önce bir sakin ol. Eğer o gördüğün şey peynir kesiği gibiyse, hani böyle pütür pütür ufalanıyorsa ve yanında bir de amansız bir kaşıntı getirdiyse, tamam, orada durup bir düşünmek lazım. Muhtemelen bir mantarla karşı karşıyasın ki kendisi neredeyse her kadının hayatına en az bir kere davetsiz misafir olarak çöreklenir.
Geçen yaz Bodrum sıcağında ıslak mayoyla saatlerce oturan arkadaşım Aslı’nın feryat figan beni araması geldi aklıma; "Ölüyorum kaşıntıdan" diye ağlıyordu telefonda. İşte tam olarak o ıslaklık, o nemli ortam var ya, mikropların en sevdiği oyun alanı haline geliveriyor bir anda. Hele bir de o akıntıdan kötü, hani balık kokusuna benzer berbat bir koku yayıldığını fark edersen... Hiç öyle kendi kendine geçer diye bekleme, benden sana dost tavsiyesi. Çünkü o koku, içeride işlerin pek de yolunda gitmediğinin, bakterilerin kendi aralarında bir parti verdiğinin en açık kanıtıdır.
Sahi, jinekolog koltuğuna oturma fikri neden her seferinde içimizi bu kadar ürpertiyor, neden sürekli erteliyoruz o randevuyu? Oysa o minik sinyaller aslında sana "Hey, bana biraz daha iyi bak" demeye çalışıyor, o kadar. Mesela rengi hafif griye dönmüşse ya da köpük köpük bir şeyler görüyorsan, bu artık vücudunun yardım çığlığıdır, net. Ertelemek sadece kendine eziyet etmek demek...
Lisedeyken biyoloji öğretmenimiz "Vücudunuz bir saat gibi çalışır ama bazen pilleri zayıflar" derdi, ne kadar doğru bir lafmış meğer. O yüzden çamaşırının her zamankinden farklı kokması, renginin kahverengiye, pembeye kaçması öyle geçiştirilecek bir durum değil asla. Hele bir de işin içine kasıklarında o ince ince sızlayan ağrı ya da idrarını yaparken hissettiğin o acı verici yanma hissi eklendiyse... Durum biraz ciddi demektir, bilesin.
Kendini her gün didik didik incele demiyorum tabii ki, bu da insanı psikolojik olarak bitirir bir süre sonra. Ama kendi bedenini en iyi sen tanırsın, onun ritmini, ne zaman normal davrandığını ne zaman şaşırdığını en iyi sen bilirsin sonuçta. Normalde her ay döngünün ortasında, yumurtlama döneminde o yumurta akı gibi uzayan, şeffaf sıvı var ya... İşte o senin en büyük dostun, her şeyin yolunda olduğunun, o hormonal dengenin tıkır tıkır işlediğinin resmi kanıtı aslında. Onu gördüğünde derin bir nefes alabilirsin, korkacak hiçbir şey yok.
Ama iş ne zaman ki o can sıkıcı yeşilliklere, ağır kokulara ve günlük hayatını zindana çeviren o bitmek bilmeyen kaşıntılara dönüştü... İşte o zaman o çok sevdiğin bitki çayları ya da kulaktan dolma koca karı ilaçları falan seni kurtarmaz, bunu kafana sokman lazım abi ya. Kendini sevmek biraz da bu cesareti göstermekten, o doktora gidip "Bende böyle bir durum var" diyebilmekten geçiyor.
Aniden o çok sevdiğin çamaşırında sarımsı, yeşilimsi lekeler görmeye başladığını düşünsene bir... İster istemez insanın morali sıfırlanıyor, elin hemen telefona gidip o meşhur arama motorlarında felaket senaryoları aramaya başlıyor. Yapma bunu kendine, önce bir sakin ol. Eğer o gördüğün şey peynir kesiği gibiyse, hani böyle pütür pütür ufalanıyorsa ve yanında bir de amansız bir kaşıntı getirdiyse, tamam, orada durup bir düşünmek lazım. Muhtemelen bir mantarla karşı karşıyasın ki kendisi neredeyse her kadının hayatına en az bir kere davetsiz misafir olarak çöreklenir.
Geçen yaz Bodrum sıcağında ıslak mayoyla saatlerce oturan arkadaşım Aslı’nın feryat figan beni araması geldi aklıma; "Ölüyorum kaşıntıdan" diye ağlıyordu telefonda. İşte tam olarak o ıslaklık, o nemli ortam var ya, mikropların en sevdiği oyun alanı haline geliveriyor bir anda. Hele bir de o akıntıdan kötü, hani balık kokusuna benzer berbat bir koku yayıldığını fark edersen... Hiç öyle kendi kendine geçer diye bekleme, benden sana dost tavsiyesi. Çünkü o koku, içeride işlerin pek de yolunda gitmediğinin, bakterilerin kendi aralarında bir parti verdiğinin en açık kanıtıdır.
Sahi, jinekolog koltuğuna oturma fikri neden her seferinde içimizi bu kadar ürpertiyor, neden sürekli erteliyoruz o randevuyu? Oysa o minik sinyaller aslında sana "Hey, bana biraz daha iyi bak" demeye çalışıyor, o kadar. Mesela rengi hafif griye dönmüşse ya da köpük köpük bir şeyler görüyorsan, bu artık vücudunun yardım çığlığıdır, net. Ertelemek sadece kendine eziyet etmek demek...
Lisedeyken biyoloji öğretmenimiz "Vücudunuz bir saat gibi çalışır ama bazen pilleri zayıflar" derdi, ne kadar doğru bir lafmış meğer. O yüzden çamaşırının her zamankinden farklı kokması, renginin kahverengiye, pembeye kaçması öyle geçiştirilecek bir durum değil asla. Hele bir de işin içine kasıklarında o ince ince sızlayan ağrı ya da idrarını yaparken hissettiğin o acı verici yanma hissi eklendiyse... Durum biraz ciddi demektir, bilesin.
Kendini her gün didik didik incele demiyorum tabii ki, bu da insanı psikolojik olarak bitirir bir süre sonra. Ama kendi bedenini en iyi sen tanırsın, onun ritmini, ne zaman normal davrandığını ne zaman şaşırdığını en iyi sen bilirsin sonuçta. Normalde her ay döngünün ortasında, yumurtlama döneminde o yumurta akı gibi uzayan, şeffaf sıvı var ya... İşte o senin en büyük dostun, her şeyin yolunda olduğunun, o hormonal dengenin tıkır tıkır işlediğinin resmi kanıtı aslında. Onu gördüğünde derin bir nefes alabilirsin, korkacak hiçbir şey yok.
Ama iş ne zaman ki o can sıkıcı yeşilliklere, ağır kokulara ve günlük hayatını zindana çeviren o bitmek bilmeyen kaşıntılara dönüştü... İşte o zaman o çok sevdiğin bitki çayları ya da kulaktan dolma koca karı ilaçları falan seni kurtarmaz, bunu kafana sokman lazım abi ya. Kendini sevmek biraz da bu cesareti göstermekten, o doktora gidip "Bende böyle bir durum var" diyebilmekten geçiyor.