Cengiz Demir
Kayıtlı Kullanıcı
Bizim Muhsin abi geçen gün kahvede "Yahu bende şeker çıktı ama hangisi bilmiyorum, iki türmüş bu meret" diyordu. Vallahi haklı adam, ortalıkta bir Tip 1 bir Tip 2 lafı dönüyor ama kimse tam olarak ne olduğunu kestiremiyor. Aslında olay çok basit; birinde vücut insülin üretmeyi tamamen bırakıyor, diğerinde ise var olan insülini kullanamayıp adeta naza çekiyor. Yani biri üretim krizi, diğeri ise tam bir yönetim zafiyeti diyebiliriz.
Hani bazen fabrikada hammadde biter ya, işte Tip 1 tam olarak bu. Bağışıklık sistemi kendi kendine gelin güvey olup insülin üreten hücrelere saldırıyor birden. Genelde çocukken ya da genç yaşta kapıyı çalıyor bu misafir, ne olduğunu anlamadan insülin iğnelerine sarılmak zorunda kalıyorsun. Kurtuluşu yok mu derseniz, şu anki tıpla maalesef dışarıdan takviye şart...
Tip 2 ise tamamen başka bir dünyanın hikayesi, daha çok yaşanmışlıkların, o keyifli ama hareketsiz hayatın bir faturası gibi. Vücut aslında insülin üretiyor, hem de bazen fazlasıyla üretiyor ama hücreler o insülini içeri almamak için yemin etmiş gibi direniyor. İnsülin direnci dedikleri o meşhur canavar tam da burada devreye giriyor işte. Kilo aldıkça, hareketsiz kaldıkça o direnç duvarı daha da yükseliyor, yükseliyor ve bum.
Şimdi oturup düşünelim; hangisi daha zor, hangisiyle yaşamak daha meşakkatli? Bir tarafta ömür boyu her lokmada hesap kitap yapan, insülin kalemini yanından ayıramayan gencecik insanlar var. Diğer tarafta ise "Aman canım, bir dilim baklavadan ne çıkar" deyip haplarını aksatan, sonra da ayak uyuşmalarından dert yanan tecrübeli yetişkinler... Aslında ikisi de dikkat ve disiplin istiyor ama yaklaşımlar siyahla beyaz kadar farklı.
Beslenme meselesi de tam bir kördüğüm bu iki grupta. Mesela Tip 1 diyabetli biri ne yiyeceğini tam olarak bilip ona göre insülin dozunu ayarlamak zorunda, yani bir nevi kendi vücudunun matematikçisi oluyor. Tip 2’de ise durum biraz daha yaşam tarzını kökten değiştirmekle ilgili; hani o çok sevdiğimiz beyaz ekmekler, börekler var ya, işte onlarla araya ciddi bir mesafe koymak gerekiyor. Hareketi artırıp biraz da kilo verdin mi, bakıyorsun ki o inatçı şeker seviyeleri tıpış tıpış aşağı inmiş.
Şunu hiç unutmamak lazım, hani derler ya her koyun kendi bacağından asılır diye, diyabette de durum aynen böyle. Belirtiler ilk başta birbirine çok benzeyebilir; çok su içersin, sık sık tuvalete koşarsın, halsizlikten yatağın içinden çıkasın gelmez... Ama arka planda dönen dolaplar tamamen farklı olduğu için tedavisi de, hastanın psikolojisi de apayrı bir yola sapıyor.
Yılların getirdiği bir gözlem olarak söylüyorum, şeker hastası olduğunu öğrenen insanların ilk tepkisi genelde büyük bir panik ve dünyası başına yıkılmışlık hissi oluyor. Halbuki korkacak bir şey yok, sadece vücudunun yeni kurallarını öğrenmen ve onunla barış imzalaman gerekiyor. Hele ki günümüz teknolojisinde, sürekli şeker ölçen sensörler, akıllı pompalar falan varken... Eskiden parmak delmekten insanların canı çıkardı, şimdi durumlar çok daha konforlu çok şükür.
Peki, sen hangisisin, ya da etrafında bu dertten muzdarip kimler var? İster doğuştan gelen o şanssız bağışıklık saldırısı olsun, ister sonradan kendi ellerimizle besleyip büyüttüğümüz o inatçı direnç... Önemli olan düşmanı iyi tanımak ve onunla nasıl yaşayacağını bilmek galiba.
Hani bazen fabrikada hammadde biter ya, işte Tip 1 tam olarak bu. Bağışıklık sistemi kendi kendine gelin güvey olup insülin üreten hücrelere saldırıyor birden. Genelde çocukken ya da genç yaşta kapıyı çalıyor bu misafir, ne olduğunu anlamadan insülin iğnelerine sarılmak zorunda kalıyorsun. Kurtuluşu yok mu derseniz, şu anki tıpla maalesef dışarıdan takviye şart...
Tip 2 ise tamamen başka bir dünyanın hikayesi, daha çok yaşanmışlıkların, o keyifli ama hareketsiz hayatın bir faturası gibi. Vücut aslında insülin üretiyor, hem de bazen fazlasıyla üretiyor ama hücreler o insülini içeri almamak için yemin etmiş gibi direniyor. İnsülin direnci dedikleri o meşhur canavar tam da burada devreye giriyor işte. Kilo aldıkça, hareketsiz kaldıkça o direnç duvarı daha da yükseliyor, yükseliyor ve bum.
Şimdi oturup düşünelim; hangisi daha zor, hangisiyle yaşamak daha meşakkatli? Bir tarafta ömür boyu her lokmada hesap kitap yapan, insülin kalemini yanından ayıramayan gencecik insanlar var. Diğer tarafta ise "Aman canım, bir dilim baklavadan ne çıkar" deyip haplarını aksatan, sonra da ayak uyuşmalarından dert yanan tecrübeli yetişkinler... Aslında ikisi de dikkat ve disiplin istiyor ama yaklaşımlar siyahla beyaz kadar farklı.
Beslenme meselesi de tam bir kördüğüm bu iki grupta. Mesela Tip 1 diyabetli biri ne yiyeceğini tam olarak bilip ona göre insülin dozunu ayarlamak zorunda, yani bir nevi kendi vücudunun matematikçisi oluyor. Tip 2’de ise durum biraz daha yaşam tarzını kökten değiştirmekle ilgili; hani o çok sevdiğimiz beyaz ekmekler, börekler var ya, işte onlarla araya ciddi bir mesafe koymak gerekiyor. Hareketi artırıp biraz da kilo verdin mi, bakıyorsun ki o inatçı şeker seviyeleri tıpış tıpış aşağı inmiş.
Şunu hiç unutmamak lazım, hani derler ya her koyun kendi bacağından asılır diye, diyabette de durum aynen böyle. Belirtiler ilk başta birbirine çok benzeyebilir; çok su içersin, sık sık tuvalete koşarsın, halsizlikten yatağın içinden çıkasın gelmez... Ama arka planda dönen dolaplar tamamen farklı olduğu için tedavisi de, hastanın psikolojisi de apayrı bir yola sapıyor.
Yılların getirdiği bir gözlem olarak söylüyorum, şeker hastası olduğunu öğrenen insanların ilk tepkisi genelde büyük bir panik ve dünyası başına yıkılmışlık hissi oluyor. Halbuki korkacak bir şey yok, sadece vücudunun yeni kurallarını öğrenmen ve onunla barış imzalaman gerekiyor. Hele ki günümüz teknolojisinde, sürekli şeker ölçen sensörler, akıllı pompalar falan varken... Eskiden parmak delmekten insanların canı çıkardı, şimdi durumlar çok daha konforlu çok şükür.
Peki, sen hangisisin, ya da etrafında bu dertten muzdarip kimler var? İster doğuştan gelen o şanssız bağışıklık saldırısı olsun, ister sonradan kendi ellerimizle besleyip büyüttüğümüz o inatçı direnç... Önemli olan düşmanı iyi tanımak ve onunla nasıl yaşayacağını bilmek galiba.